Liberal
Şiddet Dindarlığımızın Doğal Bir Boyutu mudur?, Bilal Sambur

Şiddet Dindarlığımızın Doğal Bir Boyutu mudur? Bilal Sambur

Giriş

Mensubu olduğumuz insanlıkla ve üzerinde yaşadığımız gezegenle kendisini yaratıcı, dinamik ve pozitif bir şekilde ilişkilendiren her bireyin zihninin şu sorunun elinde ızdırap çektiğini düşünmüşümdür. Daha insanca bir yaşam için dünya nasıl daha iyi bir yer haline getirilebilir? Bu soruyla 1795’ de yazdığı bir denemeyle dünyada kalıcı bir barış projesi için vizyon geliştirmeye çalışan Kant gibi bir beyin makro ölçekte ilgilenirken evini daha yaşanılır kılmaya çalışan bir anne baba da mikro düzeyde ilgilenmektedir.(1) Başka bir deyişle bu soru sadece insanlığın azınlık bir grubunu ilgilendirmenin ötesinde bütününü ilgilendiren universal nitelikte bir sorudur.

Dünyayı daha insanca bir yaşam için, daha iyi bir yer haline getirme sorusu omuzlarımıza İsa’nın yüklediği “Herkes kendi çarmıhını kendi taşıma zorunluluğunun (Everybody has to bear his own cross)”(2) ötesinde dünyanın yükünü taşımayı omuzlarımıza yükleyen büyük bir sorudur. Yükün ağırlığı soruyu oluşturan unsurların büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Bu sorunun birinci unsuru pozitif nitelikte olup insanlığa amaç pozisyonunu vermekte iken ikinci unsuru birinci unsurun bütünleyicisi olarak dünyanın daha iyi bir yer haline getirilmesini araçsal bir konuma yerleştirmektedir. Üçüncü unsur birinci ve ikinci unsurların gerçekleşmesi için nelerin nasıl yapılabileceği şeklinde metodolojik bir arayışı ifadelendirmektedir. Başka bir deyişle kimin için, neyi, nasıl değiştirmek lazım sorusunun cevabını bulmamızı bize olmazsa olmaz bir yükümlülük olarak dayatmaktadır.

Problemin çetinliğinin başladığı nokta belkide cevap arayışlarına girmeye başladığımız süreçtir. Problem hep önümüzde dururken bulduğumuz çözümler hep onun önünde sanki iflaslarını ilan eder gibi gelip geçmektedirler. Çünkü böyle bir problem için tek bir kalıcı çözüm üretmek zor olmaktan ziyade imkansız gibidir. Eğer bu soruya kalıcı bir cevap bulmak imkansızsa o zaman insanlık sonu hiçbir yere varmayan bir verimsiz arayışın mı içindedir?İnsanlığın daha iyi bir dünya için kurguladığı modellerin tek başlarına yeterli olmadıkları hatta çoğu zaman derin hayal kırıklıklarına neden oldukları bir vakıadır. Asla insanlık sınıfsız bir topluma, yeni bir Atlantis’e, Yeni bir Kudus’e, yeni bir asr-ı saadete, yada altın bir döneme erişmemiştir.Bunlar değişik kültür ve dinlerde bir yeryüzü cennetine olan özlemi sembolize eden kavramlardır. Fakat bunlara erişme başarısızlığı insanlığı gezegeni daha iyi bir yer kılma çabasından  vazgeçirememiştir çünkü insanlık topyekün insan olmaktan vazgeçmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. Başka bir deyişle insanlık kendisine ve gezegene karşı olan sorumluluğunu gerçekleştirme umudunu hep taşımıştır.Saraut “büyük terörde büyük umut yattığını” (3) iddia eder fakat büyük umudun gerçek yeri insanlığa karşı duyulan büyük sorumluluk bilincidir.

Her ne kadar insanoğlu yeryüzünü daha yaşanılır kılma konusunda mevzisel başarıların ötesine geçememişse de insanlığın geniş tecrübe birikiminin sonucu ortaya büyük eserler konulmuştur.Bilim, sanat, felsefe, ahlak ve din bu alanda insanlığın ortaya koyduğu büyük başarılardır. Bunlar insanın insan olma serüvenini oluşturan kültürün en rafine branşlarını oluştururlar.Bundan dolayı Izetbegoviç kültürü “insan olma sanatı” ve “benin kendisini sürekli olarak yaratması” olarak tanımlamaktadır.(4) Alman filozofu Fichte kültürün savaş tarafından yaratıldığını iddia eder (“War creates culture”).(5) Fichte’nin aksine biz kültürün insanın yeryüzünü daha iyi hale getirme arayışının ürünü olduğunu düşünüyor ve bu arayışın bizzat kendisini insanlığın kalıcı malı olarak algılıyoruz. 

Kültür insanlaşma sürecinin ifadesi olarak insani olmayanı dışlamak zorundadır. Savaş, şiddet ve çatışma insani olmayanı oluşturan ve simgeleyen olgular olduğundan biz onları kültür dışı hatta kültürü yıkan olgular olarak değerlendirirken Fichte savaş gibi şiddetin bir üst biçimini kültüre dahil etmekte hatta ona kültürün dinamik yaratıcısı konumunu vermektedir. Her ne kadar biz kültür ile şiddeti birbiriyle bağdaştıramıyorsakda kültürün branşlarının şiddet ile kirletildiklerini görmezlikten gelemeyiz. Örneğin dinin ve bilimsel gelişmenin insanlığa karşı işlenen soykırım ve katliam gibi şiddet eylemlerindeki rolünü tecrübe ettikçe, acaba kültürel olarak gelişmeseydik de barışçıl kalabilseydik diye hissettiğimizde oluyor. Ama kültürden vazgeçmek ya da kültürel branşlardaki gelişmelerden pişmanlık duymak yerine kültürün demokratik, barışçıl, insancıl bir temel üzerine inşa edilmesi için köklü ve kalıcı bir çabanın sarf edilmesinin gerekliligini esas alan bir dünya görüşüne olan ihtiyaç kendisini hayati olarak hissettirmektedir.  

Kültür ve onun karşıtı olarak şiddetin  birbirinden bağımsız iki kategori olarak değerlendirilmesi bunların kim için ve kime karşıt olduklarının kriter alınmasından dolayıdır. Fakat biz burada kültür ile şiddet arasında ilişkiyi makro planda değerlendirmek istemiyoruz. Bizim burada esas olarak yapmak istediğimiz insani tecrübenin dindarlık boyutu ile insanlık dışı bir olgu olan şiddet arasındaki ilişkiyi sorgulamak istiyoruz.Bu bağlamda ortaya koymak istediğimiz temel sorulardan bazıları şunlardır: Bir dindar insan şiddeti dindarlığının ayrılmaz bir unsuru olarak ele almak zorunda mıdır? Şiddet dindarlığın doğal bir öğesimidir ya da ona yapılan zoraki ve yapay bir eklememidir? Dindarlık sistematik olarak şiddet üretme potansiyeline sahipmidir? Din bireye şiddeti emrettiği zaman kişi bunu dindarlığının bir gereği olarak yapmak zorundamıdır? Dindarlığa şiddet unsurunu bulaştıran kurumsal dinmidir? Şiddet bir dindarlık eylemi olabilirmi? Dindarlığın bir gereği olarak yapılan şiddete neden hayır demek evet demekten daha zordur? Şiddet dindarlığımıza pozitif bir katkıda bulunmaktamıdır ya da onu çürütup yokmu etmektedir? Şiddeti kendi hizmetinde kullanan ya da şiddetin hizmetinde işlev gören bir dindarlık ne derece insanidir? Şiddeti dindarlığının merkezi ölçüsü yapan dindar artık insan olarak kalabilirmi? Bu dini kimlikten once insani kimligin sorgulanmasini zorunlu kılmazmı? Bu soruları sormaktaki amacımız şimdiye kadar yapıldığı gibi bazı tarihsel olayları seçerek dini suçlu olarak yargılamak ya da dini metinleri ve bazı pozitif örnekleri referans göstererek dinin şiddeti red ettiği şeklinde bir din apolojyası yapmak değildir. Bütün yapmak istediğimiz mütevazi bir çaba olarak din ve şiddet arasındaki ilişkiyi derinliğine anlamaktır. Fakat bu anlama çabası insanlığın  şiddetten arınmış bir gezegende yaşayabilmesinin şartlarının oluşabilmesi için gerektiginde din dahil bütün bağlılıklarımıza hayır diyebilmeyide kapsamaktadır. 

Dinsel Şiddet ya da İnsansız Bir Dindarlaşma

Modern çağın büyük sorularından biri insanlığın artık dine ihtiyaç duyup duymadığıydı. Bu soruya dine artık ihtiyaç duyulmadığı şeklinde cevap verenlerin sayısı pekde az değildi. Belkide evrensel dinler tarihi içerisinde ilk defa böylesine açıkça ve cüretkar bir şekilde kısmi bir din eleştirisinden ziyade bütün olarak dinin insan hayatında temel bir ihtiyaç olarak algılanan yeri sorgulanıyor ve artık onun insan için bir ihtiyaç olmadığı sonucuna varılıyordu.Bu insan hayatındaki temellerden birisinin sarsılması anlamına gelmekteydi.

Fakat din kendisinden vazgeçmeyi aklından geçiren insanoğlundan pek vazgeçeceğe benzemiyordu. Ve insan hayatına yeniden dönebilmek için din dramatik bir mücadeleye başladı.Bazıları dinin insan hayatına yeniden girmesinden mutluluk duyarken diğer bir kısmı bundan üzüntü duyuyordu.Fakat tarihin hükmü geçici olarak mevzilerini başka güçlere kaptırmış olan dinin lehineydi.Dinin insan hayatına yeniden dönmesinin bir tekrar kazanımmı, başarısızlıkmı ya da hayal kırıklığımı olarak algılanması gerektiği konusunda bir değerlendirme yapmak için zaman henüz çok erkendir.

Fakat din bu yeni dönüşünde eski bir hastalığını yeni bir olgu olarak  global düzeyde kendisiyle beraber getirdi. Dinin bu yeni patolojik yanı dinsel fanatizm, fundamentalism ve dinsel şiddet gibi ifadelerle kavramsallaştırılmaktadır.Dinin yeniden dönüşünün bir zafermi ya da hezimetmi olduğu şeklinde farklı değerlendirmeler yapılabilmesine rağmen dinsel şiddet insanın dinden beklentilerini tamamen boşa çıkarmasından dolayı onun bütün herşeyi alt üst edip derin bir dinsel kirlilik yarattığından kuşku yoktur. Dinsel şiddet dinin din tarafından başarısızlığa uğratılmasının diğer adıdır.

Dinsel şiddet dindarlığın spirituel ve etik boyutları yerine yeni bir boyutunu merkezilestirmektedir. ‘Militan dindarlık’ denilen bu yeni olguda dinin ve insanın araç-amaç açısından yeniden konumlandırılması bu dindarlık paradigmasının esas niteligi olarak ön plana çıkmaktadır. İki belirgin özellik militan dindarlığın baskın karakterleri olarak kendisini göstermektedir. Birincisi bu yeni dindarlık biçimi dinde bir dehumanizasyonu esas almaktadır. Bir anlamda din insansızlaşarak gezegeni çorak bir ülke haline getirme projesini hayata geçirmeye çalışmaktadır. İkincisi militan dindarlik dine tamamen materyalize edilmesi gereken bir amaç gözüyle bakmaktadır. Dinin materyalizasyonu ancak bu sefer rituel ve ibadetler formunda değil şiddet yoluyla yapılmaktadır.

Şiddetin insan dışı bir güç olarak dini ele geçirmesi insanın tarih önündeki başarısızlığıdır. İnsan şiddetin kurnazlığına kanmış ve benimsediği yüksek amaçların realize edilmesi için onun meşru bir araç olabileceği yanılgısına düşmüştür. Bu ölümcül yanılgının bedeli ucuz olmamaktadır. İnsan  insanı şiddete bedel olarak ödemektedir. Dinden kaçamayan ya da dini bir yere koyamayan insan bir başka büyük meydan okumayla daha yüzyüzedir.Şidetle insansızlaştırılmış din nasıl yeniden insanileştirilip şiddetten arındırılabilir? Ancak bu bir ev hayvanını evcilleştirmek gibi kolay olmamaktadır.

Dinsel şiddet insanı bir başka açıdan da tehdit etmektedir. Militan dindarlık insana kendisine ve özel hayatına dair hiçbir şey bırakmamakta bilakis yaratıcı düşünce ve ruhsal hayat için gerekli olan özgürlük alanını yok etmektedir. Anti-human nitelikli dinsel şiddet bireyden buyruklarına uymasını istemekte ve bizzat kendi bireyselliğinden hiçbir sınırlama getirmeksizin vazgeçmesini bile talep edebilmektedir.

Militan dindarlık insan varlığının en derin temellerini sarsmaktadır. Dinsel şiddet kötülüğün en korkunç biçimlerinden birini ortaya koymakta ve onun dindarlık yoluyla objektifleşmesini sağlamaktadır. Dindarlık iki boyutta tecrübe edilmeye mahkum gibidir. Birinci boyut varlık boyutudurki tamamen kişisel ve subjektifdir. Diğeri objektifleşmiş dünyada yaşanan dindarlıktırki kişisellikten tamamen uzaktır. Militan dindarlık materyalize olan dindarlığın kişisel olan üzerindeki bir başarısıdır.

Şiddet objektifleşmiş dindarlığın kişiliğini ortaya koymaktadır. O salih amel yerine şer davranışları harekete geçirmektedir. Artık herşey şiddet içindir. Birey dışsallaşan dinin altında ezilip kalmaktadır. İnsan şiddet yoluyla obektifleşmiş dinin tali bir parçası olmuştur. O artık kendi içinde kendisini tanımlayamayan, dünyaya ve diğer insanlara karşı bağımsız tavır belirleyemeyen bir kişi haline gelmiştir.Kendi kendisini hissedemiyen militan dindar kendisini militan dindarlığın şemsiyesi altında konumlandırmayı yeğlemektedir. Nefret ve kinle oluşturduğu bütün enerjisini şiddet yoluyla salıvermektedir.

Dinsel şiddetin yarattığı çok önemli bir tehlike daha vardır. Bu da insan ruhunun hatta insanın  bizzat kendisinin mekanik bir şekilde dinselleşmesidir. Dinin herşeye girdiğini itiraf eden fakat onun herşey demek olmadığını benimseyen yaklaşım hayatın ve insanın total olarak dinselleşmesini esas alan görüşle uyuşur gözükmemektedir. Çünkü dinselci yaklaşım mütevazi değildir çünkü o insanın ve hayatın bütününü kendisi için istemektedir. İnsanın tamamen dinselleşmesi insan kişiliği ve insan varlığı için ölümcül bir tehlikeyi barındırmaktadır. Dinselleşmiş insan bireyselliğinin diğer boyutlarını yitirmekte ve otantik bir varlık olma bilincini kaybetmektedir.Dinsel şiddet böyle bir insanı sadece araç olarak kullanmaktadır. Şiddetin insanlar arasında kardeşliği, pozitif sosyal davranışı ve içsel bütünlüğü yıktığı konusunda genel bir fikir birliği söz konususudur. Militan dindarlığı benimsemiş bir insanın bütün insanlar arasındaki kardeşliği, bütünlüğü ve birliği inkar edeceği kaçınılmaz gözükmektedır.

Dinsel şiddetin insanı resmin dışına itmesi yeni bir süreci başlatmıştır: insansız bir dindarlaşma süreci.Bu süreçte insan dikkate alınmamakta ve en yüksek değer olmayı yitirmekle kalmayıp değerler arasında bir değer olarak bile değerlendirilmemektedir.Bireyin bu süreçte kendi değerini savunamaması ve kendisinin bile  buna destek vermemesi bu sürecin en belirgin niteliklerinden biridir.Bütün hümanist çabalar karşısında militan dindarın can simidi kendisinin koruyucu olarak benimsediği militan dindarlığa dayalı yaşam biçimidir.O bütün insanileşme çabalarını bir kaos ve dejenerasyon olarak algılamaktadır. Bu süreç sadece insanın insanlığını kaybettiği bir süreç olmayıp yeni bir otoriteryan dönemi de başlatmaktadır.İnsan hayatı ve ilişkileri katı bir otoriteryanizmle çepeçevre kuşatılmaktadır.Dinsel şiddetin irrasyonel güçleri otoriteryanizmle kendilerini kaostan koruyacaklarını sanmaktadırlar.

Otoriter bir nefret mekanizmasına dönen din şiddete izin vermekle kalmayıp onu yüceltmekte ve ona en üst değeri vermektedir. Biz burada özgürlük ve sevgi ruhunu artık bulamıyoruz. Sadece görülen insansız dindarlığın yarattığı korkunç yalnızlıktır.Bu büyük trajedinin başlangıcı bireyin içsel dindarlığından vazgeçerek bireyselliğini kurban etmesi sonucu kendisini tamamen dinselleştirmesiyle başlamıştir. İnsanın bireyselliğini din için kurban etmesi içsel yaratıcı bir dinamikten çok hayatta yaşanılan derin hayal kırıklıklarından dolayıdır. Bireyin bu hassas durumunu avantaj olarak kullanan dinsel şiddet onu kendisi için materyal olarak kabul etmekte onun yüce bir amaç oluşunu redetmektedir.

Benim için din ne derece öncelikli bir konudur? O en önemli şey midir? Ya da önemli şeyler arasında bir şey midir? Onu en önemli şey haline getirmekle kendime kaldıramıyacağım bir yükü yüklemiş olmuyormuyum? Dini hayatımda doğal ve dengeli bir yere nasıl oturtabilirim? Militan dindarlık bu sorularla ilgilenmemekte ve bireyin de bu soruları sormasına izin vermemektedir. Çünkü bu dindarlık biçiminde din çok abartılmış, anlam ve misyonu genişletilmiş, insanı bir araç olarak kullanabilen yıkıcı bir güç haline getirilmiştir. Bireysel değer ve önemimizin dine göre belirlenmesi dini amaç haline getirirken bizi bir araç durumuna düşürmüştür. Asıl olan dinin bireyin önemini determine etmesi değil bilakis dinin öneminin birey tarafından belirlenmesidir.

Kimin belirleyici olacağı sorusu dininmi ya da bireyinmi araç ya da amaçmı olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. İnsanı bir enstruman olarak gören dinsel şiddet onun değerini düşürmekte hatta yok etmektedir. İnsan en yüce değerdir. Din dahil herşey daha iyi insan olabilmenin yollarını göstermeye yardım eden araçlardır. Amaç ve aracın yer değiştirmesi şiddet gibi yıkıcı sonuçlara yol açmaktadır. Dindarlık biçimimizde Kant’ın ve Hegel’in şu ifadeleri aydınlatıcıdır. Kant her düzeydeki insan ilişkilerinde bireyin asıllığını ve onun asla bir araca indirgenemezliğini şöyle ifade eder: “Her bireye asıl amaç olarak bak, salt araçlar olarak degil.” Hegel’de birey olma gerekliliğini ve diğer insanlarada bağımsız bireyler olarak bakılması gerektiğini söyler: “Birey ol ve diğerlerine de bireyler olarak davran.”(6)

Bir Olgunlaşmamiş Dindarlik Hastalığı: Absolutizm 

Nasıl daha iyi insanlar olunabileceği sorusu  bütün insanların yüzleşmek zorunda oldukları büyük bir sorudur. Bu soruyla birey kendisinin farkına varmasıyla beraber yüzleşmeye başlar.İnsanın bu soruya tatmin edici bir cevap bulması o kadar da kolay olmamaktadır. Dinler, ideolojiler, felsefik ekoller, ahlak sistemleri, sosyolojik modeller ve psikolojik yaklaşımlar bireye bu konuda yardıma hazır olduklarını söylerler. Bütün bu cevap pluralizmi içerisinde birey bunların hepsini kabullenemez, bazılarını hemen kabul eder, bazısını eleştirir, bazısı üzerinde düşünür, bazısıyla ilişkisini keser, bazısıyla da ilişkide olmaya devam eder.Ama neticede bütün bunlardan kendisine nasıl daha iyi bir insan olacağı sorusuna cevap olarak uygun bir model oluşturmaya çalışır.

Bireylerin benimsedikleri dinsel, ideolojik ve  etik modeller onların yaşadıkları kültürel çevre tarafından belirlenmektedir. Her kültür mensublarına neye ihtiyaç duydukları konusunda onları tatmin edecek hazır dinsel, siyasi, sosyal ve ekonomik dünya görüşleri sunar. Genelde bireyler kendilerini içinde buldukları sosyo-kültürel çevrenin sunduğu dinsel çerçeveyi, sosyal yapıyı, politik ideolojiyi ve ekonomik modeli benimserler. Örneğin müslüman bir toplumda doğup büyüyüyen birisi Islami benimserken Budist bir çevrede yetişen başka birisi de Budizmi kendisine din olarak kabul eder. Bu benimseme süreci kendisiyle beraber benim dinim ve diğerlerinin dini ayırımının oluşmasını sağlar.Benimsenen din doğru, doğal ve tanıdık kabul edilirken diğer dinler yabancı, tuhaf, ilkel ve sapkın olarak değerlendirilebilmektedir. Dinsel şiddetin orijinal beslenme kaynaklarından birisi benim ve diğerlerinin ayırımının din alanına çok yoğun ve keskin bir şekilde uygulanmasıdır.

Militan dindarlık mutlak doğru din anlayışını esas alır ve hiçbir  zaman  o dini dinler arasında bir din olarak görmez, onu tek olarak algılar. Absolutist din gerçekliğin yegane temsilcisi olduğu iddiasıyla kendi meşruluğuna ve diğerlerinin gayr-ı meşruluğuna sürekli vurgu yapar. Gerçekliğin bir tek dinin tekelinde olması mümkün müdür? Çok keskin bir şekilde tek doğru din ve sapkın dinler diye bir polarizasyona gitmek ne derece doğrudur? Bu soruların sorulması dindarlık biçimimizin militanize olmaması için esastır. Gerçekliğin mutlak olarak kendi dinlerinin monopolünde olduğunu düşünen kişiler mutlak doğrunun takipçileri olarak diğerlerini yanlış görür ve onların bu yanlışlıklarından dolayı hayat hakkına sahip olmadıklarını düşünürler. Mutlak doğru din anlayışı dindarlıkta radikal bir içe kapanmaya neden olurken bütün kapılarınıda dışarıda olup bitene kapatmaktadır.

Absolutist din anlayışı gerçekçi temellerden yoksundur. Çünkü dinsel absolutism bütün insanlar için standart bir dinin tek doğru yol olduğunu iddia eder. İnsanın dinsel gelişim sürecini göz ardı eden bu mutlakiyetçi anlayış bireylere kesin bir dini kurallar mecmuası empoze etmeye kalkışır. Bütün insanların aynı dine ihtiyaç duyduğu ya da tek bir dinin bütün insanları tatmin edebildiği bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Böyle bir iddiayı ancak insanı dinsel materyalizasyonun objeleri olarak gören bir bakış açısı öne sürebilir. Bütün insanların dindarlık tecrübeleri aynılıktan çok keskin bir şekilde birbirinden farklılaşma yönünde gelişim göstermektedirler. Bu farklılaşmanın sebebi her bireyin özgün ve orijinal olmasından kaynaklanmaktadır. Bireyler hayatlarının her döneminde hazır imal edilmiş dini kurallarla yetinmemektedirler. Gelişim dönemlerine ve ihtiyaçlarına göre dindarlık biçimleri değişim göstermektedir. Yani dindarlık kesinleşmiş standart bir hal olmayıp durum ve şartlara göre değişen, farklılaşan ve gelişen konjonktürel bir tecrübeler birikimidir. Bireyin çocukluk, ergenlik, gençlik ve yaşlılık dönemlerindeki dini anlayışları arasında bile bu dönemlere uygun dinin ne anlam ifade ettiğine dair farklı algılamalar sözkonusudur. Esas olan çocukluktan itibaren dindarlığın absolutizmden pluralizme doğru açık, farklılaşmış, değişken ve kendini yenileyebilen bir çizgi takip etmesidir. Absolutizm çocukluk dinine ait bir özellikken pluralism olgunluk dininin niteliğidir. 

Dinsel absolutizme hayat veren kaynak kendi üretimi olan darlaştırılmış  kurtuluş anlayışıdır.(7) Mutlakiyetçi doktrinler kendilerini tek kurtuluş yolu olarak sunarken başkalarının benimsediği yaşam biçimlerini bir sapkınlık olarak değerlendirirler. Kurtuluş tekelciliğinin en tipik örneğini Katolik kilisesinin tarihsel anlayışını ifade eden “Kilise dışında kurtuluş yoktur (extra ecclesiam nullum salus)” şeklindeki formulasyondur. Militan dindarlık kurtuluş alanını darlaştırma ama sapkınlık alanını mümkün olduğu kadar geniş tutma eğilimindedir. Kurtuluşu sadece kendi militan elitine has kılan bu tür dindarlık biçimi onlara kaybettirdiği insan olma değerini bu şekilde telafi etme yoluna gitmektedir. Yaratılan esasen temelsiz bir kurtuluş mitidir. Ama bu mit masum bir mit değildir çünkü o her an şiddet yaratmaya hazır bir zihinsel yapıyı üreten tehlikeli bir mittir.

Kurtuluşu tekeline alan absolutist dindarlık biçimi her fırsatta şu yanılsamayı hep  tekrar eder. Mutlak doğru olarak kabul edilen din hayattaki bütün soruları çözme kapasitesine haiz olup bütün insan ihtiyaçlarını tatmin etme gücüne sahip olduğunu iddia eder. Hayatın kompleksliğini göz ardı eden bu yaklaşım dine hazır reçeteler toplamı olarak bakar. Gerekli gereksiz din referans gösterilerek bütün meselelerin orta yerine din oturtulur. Tek başına yeterli olma iddiası dinsel bir çılgınlığa davetiye çıkarmakta derinlikli ve zenginleştirici sorular yoluyla hayatı kavrama çabasını yok ederken hazır cevaplarla hayat üzerindeki idare ve kontrol hakkını dış bir güce vermektedir.

Gerçeklik üzerinde mutlak sahiplik iddiası bizi ‘dindarlık (religiosity)’ ile ‘dincilik (religionism)’ şeklinde bir ayırım yapmaya yöneltmektedir.Dindarlık dine insanın ve hayatın daha derinliğine kavranması için gerekli olan açık bir olanaklar alanı olarak bakarken doğrunun tek başına hiçbir din tarafından ihata edilmeyecek kadar kapsamlı ve çok boyutlu olduğunu kabul eder. Dincilik ise dine kapalı ve kesin cevaplar mecmuası olarak bakarken yapılacak tek şeyin bu cevaplara uyulmasından ibaret olduğunu öne sürer. Gerçeklik mutlak olarak dinin malı haline getirilir ve onun dışında gerçeklikler olabileceği olasılığı kabul edilmez. Relijyonizm militan dindarlığın ürettiği bir tavır biçimidir çünkü onda şiddet uygulamak için gerekli olan alt yapıyı bulmaktadır.

Kurumsal Din ve Bireysel Dindarlığın Çatışması

İnsanın dindar bir doğaya sahip olduğu hep varsayılmıştır. Fakat bu dinsel doğanın tabiatı hep gizemini korumuştur. Eğer iddia edildiği gibi insanın  en temel özelliklerinden birisi dindarlıksa bunun içeriği nasıl doldurulmaktadır? İşte bu noktada din ve dindarlık ilişkisi ortaya çıkmaktadır çünkü dinler insanın dindarlık ihtiyacını tatmin etme iddiasıyla bireyin önüne dikilirler. Birey genelde dinleri doğup büyüdüğü kültürde hazır olarak bulur. Dindarlık o hazır bulduğu dinin inancını, rituellerini, mitlerini, kurallarını ve kurumlarını kendisine dahil eder. Din hakkında söylenilen herşey insan tarafından söylenmiştir. Bireyin dindarlığını şekillendiren dinde uzun insani tecrübelerin sonunda olusan antropolojik bir fenomendir. Başka bir deyişle başka insanların tecrübelerinden oluşan din benim dindarlığımı şekillendirmekle benim dini tecrübem haline gelmektedir. Ben bu oluşan dindarlığa ne derece benim diyebilirim? Dindarlığımı ben şekillendirebilirmiyim ya da dışsal dinin sadece pasif bir alıcısımıyım? Bu sorular  sorulduğu anda karşımıza otantik dindarlık problemi çıkmaktadır. Kanaatimce otantik dindarlık problemi şu temel soruyla başlamaktadır: Ben dindarım dediğim zaman bununla neyi kastediyorum? Neyi kastettiğim sorusu bir otantik dindarlık arayışını gerekli kılmaktadır. Dindarlığımızın ne derece bize ait olduğu ne derece  dışarıya ait olduğunu sorgulayacak otantik bir dindarlık arayışı bireyin dinsel hayatında en temel arayış olması gerektiğini düşünmekteyim.

Otantik bir dindarlık için yaşadığımız dindarlığı sorguladığımızda karşımıza ‘kurumsal din’ diye ayrı bir fenomen ortaya çıkmaktadır. Büyük ihtimal birey ben dindarım dediğim zaman o kendisinden çok bu kurumsal dinin ortaya koyduklarını kastetmektedir. Çünkü kurumsal dinin kurumları, din adamları, rituelleri, mitleri, emirleri, kutsal metin yorumları, dua ve zikirleri, velileri, mistik teşkilatları ile birey çepeçevre sarılmış vaziyettedir. Kurumsal dinin bütün yükünü işte biz dindarlık bagajimızda taşımaktayız. Bu bagajda olan herşeyin bizimle ilgili olmaması ya da durumumuza uygun olanları bulmamız bizi onların toplu yükünden kurtarmamaktadır. Bizimle ilgisi ve ilişkisi olmayan bir gücün bize müdahele etmesi katlanılması zor bir durum yaratmaktadır.Kurumsal din olmadan dindarlık mümkünmüdür sorusunu bu yükten kurtulmak için sormamız gerekmektedir. Bireysel ve içsel olan dindarlığımızı objektifleştiren kurumsal din misyonunun dini hayatımızın doğru bir istikamet takip etmesini garanti altına almak olduğunu söyler. Ancak kurumsal din bu kadar masum bir görevle yetinmemektedir. O dinsel hayatımızın ötesinde bütün hayatımızı yönlendiren bize hiç özgürlük alanı bırakmıyan tiranik bir güce dönüşebilmektedir. Dindarlığın ve bireylerin militanlaşmasında kurumsal dinin önemli bir payı vardır.

Kurumsal din bize kendi dinsel anlayışını değişik yollarla empoze ve endoktrine etmektedir. Bizi kendisinin doğruluğuna iknadan çok kabule zorlamaktadır. Fakat bunu yaparken bireylere subjektif dünyalarında bunları sorgulamaları için şans tanımamaktadır. Çünkü kurumsal din kendisini bir seçenek olarak değil tek doğru olarak sunmaktadır. Dindarlığımızın farklılaşıp gelişmesine öncelik vermemekte bizi kendisinin bir parçası haline getirmektedir.Böylece özgür ve dinamik olarak gelişme şansına sahip bir dindarlığı kurumsal din kendi donuk duvarları arasına hapsetmektedir.

Kurumsal din  bir takım donuk rituelleri, işlevselliklerini yitirmiş teolojik ve legal görüşleri, belirli tarih kesitlerini standart dini hayat örneği sunarken bir çok önemli kavram ve soruyu gündemine almamakta yada almakta isteksiz davranmaktadır. Örneğin kurumsal din nelerin insanı küfre götüreceğine büyük enerji sarfetmişken pluralism, tolerans, barışın korunması, diyalog, düşünme ve ifade hürriyeti gibi temel konularda çok az şey yapmıştır. Mevcut durumuyla kurumsal dinin gündemindeki maddeler daha iyi insanlar olmamıza pekde yardım etmemektedir. Bilakis kurumsal dinin gündemi dini fosiller yığını haline getirmekte ve insanların dindarlıklarıda bunlarla doldurulmaktadır.

Bireyler üzerinde baskıcı ve katı bir otorite kuran kurumsal dinin doğasında fanatizm vardır. O kendi iddialarını mutlak doğrular olarak öne sürmekte bunlara bireylerin büyük bir bağlılıkla sarılmalarını istemektedir. Kurumsal din kendi doğrularını uzlaşmaz bir tavırla savunduğu zaman kendi otoritesinin ve gücünün korunmasını savunmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Organize olmuş din insanlardan direkt olarak kendisini savunmalarını yada kendisine bağlılık göstermelerini istememektedir. İnsanların bağlılıklarını daha mutlak hale getirmek için daha yüksek bir terminoloji kullanmaktadır: Tanrı buyruğu, Dine bağlılık, Dinin gerçeklikleri, Dinin elden gitmesi. Bu tür bir söylem insanları kurumsal dine kesin bir şekilde bağlayabilmektedir fakat onların önüne bir başka farklı açıyı görmenin de önünü kapatmaktadır.

Kurumsal dinde kendisini süper bir kişilik olarak sunma eğilimi vardır. Müridin her yerde ve her zaman şeyhin süper kişiliğiyle bağlantı kurması bunun tipik bir örneğidir.Bu yüksek kişileştirmede amaç bireylerin kurumsal dine olan bağlılıklarını bağımlılık haline getirmek için onlar üzerinde katı bir disiplinin empoze edilmesidir. Bireyler bu katı disipline bağlı kaldıkları sürece isimsiz sıradan insanlar olmaya devam ederler belkide bu katı kurumsal dinle bağlarını kopardıkları zaman kendilerini yeniden keşfedecek, yaratıcı bağımsız bireylere dönüşeceklerdir.

Psikolojik olarak kendisini baskı ve gerilim altında hissetme kurumsal dinin yarattığı başka bir durumdur. Bireyler iç dünyalarında bazen birbiriyle çatışabilen çok farklı şeyleri tecrübe edebilirler. Fakat bunların kontrol altında tutulmasını kurumsal din ahlak, toplum, nefis tezkiyesi, günah, günahların önünün tıkanması adına bireylerden isteyebilir. Çoban sürüsüne hakim olmak zorunda olduğu gibi kurumsal dinde bireyleri kendi kontrolünde tutma çabasındadır. Bastırılan duygular ve düşünceler bireyde bir baskı ve gerilimin oluşmasına neden olmaktadır. Genelde özgürlükten çok kontrolden yana tavır koyan organize olmuş dinin bunda büyük sorumluluğu vardır.

Fanatizm, absolutizm, psikolojik baskı ve kontrol, bireysellik ve kişisel özgürlük alanının yok edilmesi ya da daraltılması kurumsal din otoriteryanizminin yarattığı durumlardır. Bunlar aynı zamanda militan dindarlığın formasyonundaki ana faktörlerdir. Dolayısıyla bireysel dindarlığın yerine formel bir dini ikame etmeye çalışan kurumsal din dindarlığın şiddetle ve fanatizmle birleşmesine neden olmaktadır.

Dinsel Şiddet  Ne Kadar Dinseldir?

Dine karşı yapılan suçlamalardan birisi dinin kaçınılmaz bir şekilde şiddete neden olduğudur.Bu iddia şiddet ve dinin bir diğerini gerektirdiği ve bunların iç içe geçtikleri savında bulunur. Aslında bu iddiadan öte dine yöneltilmiş ağır bir suçlamadır. Dinin şiddetten sorumlu tutulması çok yeni bir şey değildir. Eski dönemlerden beri bu iddia hep tekrar edilmiştir. Örneğin Lucretius hurafelerden ibaret olan dini inançların ve  bu hurafeleri yayan din adamlarının insanlığa terör ve dehşet saçarak bütün suçlara kaynaklık oluşturduklarını iddia etmektedir.(8)  Son dönemde dinin şiddetin en temel kaynağı olduğunu Bertrand Russell 1927’de yazdığı ‘Why  I am not a Christian’ isimli popular eserinde yeniden seslendirmiştir. Russell konuyla ilgili şunu yazmaktadır: “Din herhangi bir dönemde yoğunlaştıkça, dogmatik inanç derinleştikce vahşet artmakta ve işler kötüye gitmektedir.İnanç çağları diye adlandırılan dönemlerde, insanların gerçekten Hiristiyanlığa inandığı dönemlerde engizisyon ve cadıların yakılması vardı.” Kiliseleri insani hislerdeki gelişmenin önündeki en önemli engel olarak gören Russell bunun nedeni olarak da şunu ileri sürmektedir: “Din korkuya dayanmaktadır ve korku vahşetin babasıdır.Bundan dolayı din ve vahşetin el ele gitmesi sürpriz değildir.”(9) 

Biz burada Russell’in iddiasını ne derinliğine analiz etme niyetindeyiz ne de din ve şiddetin birbirinden ayrı şeyler olduğu şeklinde bir din savunmasıda yapacak değiliz. Fakat şiddeti dinsel bir problem olarak anlamak istiyoruz. Bunun içinde şu sorular üzerinde düşünülmesini gerekli görüyoruz: Eğer din şiddet üretiyorsa dinde yanlış giden bir şeylermi vardır? Varsa bunlar nelerdir? Dinle şiddet neden bu kadar kolay bir araya gelebilmektedir?Din mutlaka şiddeti içermek zorundamıdır? Dinsel şiddet diye bağımsız  bir şiddet kategorisi varsa bunu dinsel hale getiren nedir? Din şiddeti namaz kılmayı, dua etmeyi oruç tutmayı emrettiği gibi mi emrediyor? Şiddet bir dindarlık ifadesimidir? Şiddet emreden dine hayır ya da evet denildiği zaman daha iyimi dindarlar mı olunmakta yada dindarlığımızda gerilememi olmaktadır? Şiddetin kaynağı dinmidir ya da şiddet insan doğasının bir parçasımıdır? Bu soruların sorulması din ve şiddet ilişkisi konusundaki anlayışımızı zenginleştirecek dindarliğımıza büyük katkılar  sağlıyacaktır.

İnsanlık bugün  Charles Dickens’in “Zor Zamanlar (Hard Times)”(10) tabirine uygun bir zaman kesitinden geçmektedir.  Dinlerde modernite ve post-modernite diye adlandırılan bu dönemle nasıl başedebileceklerinin krizi içerisindedirler. Fundamentalizm ya da dinsel şiddet diye adlandırılan olgu bu kriz döneminin bir ürünüdür.(11)  Fakat global ölçekteki dinsel şiddet dünya bizim için artık güvenilir bir yermidir sorusunu sorduracak kadar bizi endişe ve kaygıya düşürmektedir.

İnsanları korkutan dinsel şiddet dinin kaçınılmaz olarak şiddeti barındırmasınınmı eseridir? Şiddetten arınmış bir dindarlık anlayışına varmak henüz insanlığın gerçekleştiremediği bir fikirdir.Fakat evrensel dinler tarihi din ve şiddetin örnekleriyle doludur. Bu örnekleri tekrar edecek değiliz. Ama şu noktaya dikkat çekmek istiyoruz. İnsani olaylar birbirinden izole edilerek gerçekleşmezler, birbirlerini etkilemek ve ilişki kurmak yoluyla ortaya çıkarlar.Dinde, şiddette insani bir yapım olmalarından dolayı bu kuralın dışında değildirler. Hangi doğadaki insan ilişkilerinin şiddetin dinselleşmesine neden olduğu daha doğru bir sorudur. Dinsel şiddeti sürekli ve kaçınılmaz bir olgu olarak görme yerine onun konjonkture bağlı olarak ortaya çıktığını düşünmekteyim. Ortaçağdaki Haçlı Seferleri ile bugünkü Endonezya’daki Hırıstıyan-Müslüman çatışması aynı nitelikte değildir.

Şiddetteki dinsellik öğesini bulmak çok komplekslik arzetmektedir. Tamamen dinsel olan bir şiddet varmıdır ya da dinin şiddetin merkezi özelliği haline geldiği bir şiddet türünden mi bahsediyoruz? Bu şiddetin cinsel, etnik, sınıfsal, ve mezhepsel çatışmalardan farkı nedir?Bu soruların cevabını merak etmekle birlikte esas noktanın dinsel olmaktan çok insani olduğunu sanıyorum. Sanki insan zihninde olan bir şey bizim barışımızı, refahımızı ve güvenliğimizi rahatsız etmektedır.İnsandaki emperyalizme, egoizme, sömürüye olan arzu her zaman karanlık tarafımızı oluşturmakta, içimizdeki antagonizmi ve agresyonu harekete geçirebilmektedir.Aynı kişi değişik zamanlarda birbirinden tamamen farklı ve birbirine tamamen zıt davranış biçimleri gösterebilir.İnsan doğasındaki bu karanlık gizli motiflerin ne zaman ortaya çıkacağı belli değildir.(12)  Çoğu zaman ekonomik ve politik güç elde etme ihtirasından doğan çatışmalar dinsel bir kimliğe büründürülebilmektedir.O anda insanlar din adına çatıştıklarını sanırlar ama esasında uğrunda çatıştıkları dinin ne olup olmadığıyla pek ilgilenmezler. Çünkü ona o anda onu kullanmak için ihtiyaç duymaktadırlar.

Duygular insan davranışlarını yönlendirmede büyük rol oynamaktadır. Din gibi  duygusal yönü ağır basan  bir olgu insan duygularını yönlendirmede büyük bir etkinliğe sahiptir. Şiddet için kişilerin duygularını harekete geçiren din şiddeti yoğun hale getirme ve onu kalıcı hale getirme işlevinede aracı olmaktadır. Din gerçek misyonunu içimizdeki kin ve nefret duygularını harekete geçirerek değil barış ve kardeşlik için bizi harekete geçirdiği zaman yerine getirecektir. 

Sonuç

Hep daha iyi bir dünyayı umut ettik.Bunun için daha iyi insan olmanın yollarını aradık. Barış, kardeşlik, sevgi, hoşgörü, çoğulculuk ilkelerinin birgün şiddet, nefret, fanatizm ve dışlayıcılığın yerine geçeceğini düşündük. Fakat şu anda gezegende yaşadıklarımız bu ilkelere hala çok uzak olduğumuzu göstermektedir. Yaşadığımız tecrube ışığında kurumsal dinin ağır yükü altında yeni bir dini vizyon geliştirmek mümkün değildir. Şiddeti kesinlikle reddeden, çoğulculuğu esas alan, özgürlük ve bireysellik alanımızı sürekli genişleten yeni bir dindarlık biçimine ihtiyacımız vardır.

Bu yeni dindarlık biçimi korkulardan, şüphelerden, kaygılardan, kısıtlamalardan ördüğü duvarlarla kendisini kapalı ve çorak hale getirmemelidir. Radikal ve sınırsız bir açıklık onun en temel vasfı olmalıdır. İnsanlığın bütün kültür ve dinlerine kendisini açık tutmalı, onların tecrübeleriyle zenginleşerek kendisini çeşitlemeli ve zenginleştirmelidir.

Dindarlık hayatımızda çocukluk dönemlerine ait bir dini absolutism ve gerçeklik üzerinde monopolizm iddiasından vazgeçilmeli, diğerinin bakış açısını anlamak için önyargılarla hareket etmek yerine onunla verimli bir ilişkiye geçilmelidir.Gerçek olgunluk diğerini dışlayarak beni fakirleştirmek değil diğerini de bene katarak zenginleşmektir.

Bütün insanlara insan olarak bakılmalıdır. Cinsel, etnik ve dinsel fanatizmlerle insan düşmanlığı yapılmamalıdır. Çünkü insan en yüce amaçtir. Din dahil herşey bu amacın hizmetinde olan bir araçtırlar. Ama asla bunun tersi olmamalıdır.

Şiddet Dindarlığımızın Doğal Bir Boyutu mudur?, Bilal Sambur, Liberal Düşünce, Sayı 34 - Bahar 2000

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı