Liberal
Benim Gözümde Liberal Düşünce Topluluğu, Mustafa Erdoğan

Benim Gözümde Liberal Düşünce Topluluğu, Mustafa Erdoğan

Birkaç arkadaş, “Liberal Düşünce Topluluğu”adıyla bir araya gelişimizin üzerinden 10 yıl geçti. Daha önceki bireysel çalışmalarımızı da katarsak, Atilla Yayla ve benim için aşağı-yukarı onbeş yıllık, Kazım Bey için ise şüphesiz çok daha uzun sürmüş bir emek demek bu. Ama ne emek!... Gerçekten de bu onbeş yıl bizim için çok yorucu ve sıkıntılı bir dönem oldu. Her birimiz neredeyse birer üniversite gibi çalışmak zorundaydık; hiç ara vermeden sürekli okumak, yazmak, çevirmek, anlatmak ve tartışmak zorundaydık. Üstelik bir de bütün bunları özgürlükçü fikirlere hiç de elverişli olmayan bir entelektüel ortamda ve kültürel çevrede yapmaya çalışmak vardı.

Mamafih, şahsen ben zaman zaman çok yoruldum ve hatta çaresiz hissettimse de bu zorlu serüveni yaşamış olmaktan şikayetçi değilim. Baştan beri birlikte olduğum ve sonradan bize katılan veya katkıda bulunan arkadaşların çoğunluğunun da aşağı yukarı aynı duygular içinde olduğunu biliyorum. Bunun temel nedeni, liberalizmin bizim için felsefi bir araştırma konusundan ibaret olmayıp, aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz özgürlük davasını temsil etmesi olsa gerektir. En azından benim kişisel tecrübem bakımından, bu ikisi birbirine doğrudan doğruya bağlı. Yani, özgürlüğün fikriyatını araştırdıkça ve öğrendikçe onu bir dava olarak daha çok benimsedim.

Bu sürecin nirengi noktalarından, hatırlayabildiğim kadarıyla, biraz bahsetmek isterim.

Benim bireysel özgürlüğün değerini kavramamda gençlik dönemimdeki kişisel tecrübelerimin büyük bir etkisi oldu, ama benzer durumdaki birçok kişi gibi meselenin teorik yanını bütünlüğü içinde görmemi sağlayan ilk eser 80’li yıllar başlarında okuduğum J. Stuart Mill’in “Özgürlük Üstüne” kitabıdır. Liberalizmin felsefi bir program olarak ilgi odağım haline gelmeye başladığı o yıllarda, bu yönelişimin ilk meyvesi, galiba, 1984 yılında “aklın yolu birdir” diyen meşhur vecizeden duyduğum rahatsızlığın sevkiyle yazdığım (ve Yeni Forum’da yayımlanan) denemedir. Isaiah Berlin’in “ahlaki çoğulculuk”unun farkına varıp öğrenmeye başlamam da aşağı yukarı aynı sıralardadır. Yine bu dönemde, Karl Popper’ın “tarihselci” düşünceye yönelttiği keskin eleştiriler ve tarihselcilikle totaliterizm arasında kurduğu ilişki beni liberal temalara yönelten başka bir etken oldu. Ki aynı temanın biraz farklı bir yorumunu daha sonra yine I. Berlin’de ve bilahare Hayek’te keşfettim. Birçoklarına belki ilgisiz gelecek ama, Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabını okumam da bendeki tarihselcilik karşıtı ve çoğulcu tasavvur yanlısı eğilimi güçlendirdi.

Bu arada muhafazakar düşünceye olan ilgimi de hala koruyordum. “Hala” deyişimin nedeni, aile kökeni olarak muhafazakar bir geçmişten gelmem. Ancak şu da var ki, politik olarak muhalif bir geleneğin içinde yetişmiş olmam sayesinde (Demokrat Parti’li bir aileden geliyordum) liberal-demokrat pozisyona zaten bir yatkınlığım vardı. Muhafazakar aile kökenim nedeniyle 80 sonrası fikri yönelişimin başlarında muhafazakar temalarla liberal temalar iç içe geçmişti. O yıllarda beraber olduğum Yeni Forum çevresi de bir  yönüyle buna uygundu. Bu entelektüel iklimde, çağdaş muhafazakar teorinin büyük temsilcisi Michael Oakeshott’un “Siyasette Akılcılık” başlıklı klasik denemesini 1987 yılında çevirdim. Russel Kirk’ten ise daha önce haberdardım.

Bu dönemde entelektüel bakımdan en büyük avantajım, merhum hocamız Aydın Yalçın’ın çevresinde bulunmaktı. Gerçi birçok meselede –özellikle Türkiye söz konusu olduğunda- ondan farklı düşünüyordum ve zamanla aramızdaki fark iyice açıldı (Nitekim 1988 yılında askere giderken ayrıldığım Yeni Forum’un yayın kuruluna bir daha girmedim). Fakat Aydın Yalçın gerçek bir entellektüeldi, çok okur ve okuduklarından bizi hem haberdar eder hem de yararlandırırdı. Kendisinden sadece kitap tavsiyesi değil ödünç  kitap ve makale de alırdık (Mesela, Isaiah Berlin’in Four Essays on Liberty adlı kitabını ondan ödünç alarak okumuştum). Ayrıca, kendisini yakından tanımayıp zamanın “soğuk savaş” mantığı içinde uzaktan bilenlerin sandıklarının tam aksine, farklı fikirlerin Yeni Forum’da yayımlanmasına yardımcı olurdu. Hatta çok kere, aynı dergide aynı konuyu kendisininkine tamamen zıt bir açıdan değerlendiren yazılarımızı –üstelik Yeni Forum’un görüşü olarak- yan yana yayımlardık.

Bir ara, 1986 sonunda tanıştığım Sabahattin Sakman’ın tavsiyesi üzerine yoğun olarak Ayn Rand okudum. Onda beni en çok etkileyen, galiba,  dokunulmaz birey hakları anlayışı oldu. Ama bu etkiden sıyrılmam uzun sürmedi, bunda Hayek aracılığıyla tanıştığım İskoç Aydınlanması geleneği belirleyici etken oldu. Ayrıca, A Theory of Justice’inden yaptığım çeviriler sayesinde de (kitabın toplam 30 sayfa tutarındaki 4 alt bölümü) John Rawls’la ciddi olarak 1986 yılında tanıştım. Onun sözleşmeci yöntemi kullanışındaki ustalığına büyük hayranlık duymuştum ama, ben daha çok 1988 veya 89’da okuduğum Robert Nozick’in teorisinden etkilendim. Bunların üstüne, Norman Barry’nin Yeni Sağ adlı kitabı geldi, bu kitap genel olarak neo-liberal fikriyat ve politikalar hakkında kafamı toparlamama yardımcı oldu. Ardından yine Barry’nin Introduction’ını ve Classical Liberalism ve Libertarianism’ini okudum. Ve tabii, J. Gray’in Liberalism’ini... Muray Rothbard’dan da galiba Barry’nin yazıları dolayısıyla haberdar oldum ve onun For A New Liberty adlı kitabının ilk bölümlerini okudum.

Yine aynı yıllarda yoğun bir şekilde Kant çevirileri (ve Kant’la ilgili çeviriler) okumaya başladım, bireysel otonomi düşüncesini içselleştirmeme ve felsefi argümanın ahlaki boyutunun önemini kavramama onun büyük katkısı oldu. Ionna Kuçuradi’nin Etik’i bu ikinci noktaya ilişkin kavrayışımı geliştirdi (1989 yılında bu kitabı tanıtan bir yazıyı Yeni Forum’da yayımlamıştım). Onun İnsan ve Değerleri’ni de daha önce Yahya S. Tezel’in tavsiyesi üzerine okumuş ve çok yararlanmıştım.

Şaşırtıcı bir nokta: Kölelik Yolu istisna edilirse, benim Hayek okumaya başlamam daha sonradır, 1990’ların başlarına rastlar. Hayek’i okumaya beni teşvik eden Atilla Yayla idi. Atilla doğrudan doğruya liberal temaları çalışmaya benden sonra başlamıştı ve onun ilk okumalarının merkezinde Hayek vardı. Ne var ki, benim  daha önce Hayek hakkında yaptığım dolaylı okumalardan, onda bana ters gelen bir taraf olduğu izlenimi edinmiştim. Bu galiba şöyle bir şeydi: Ben o zamana kadarki okumalarımın –özellikle de Kant’la ilgili olanlarının- etkisiyle kendime deontolojik-liberal bir tasavvur oluşturmuş, Ayn Rand’ın etkisiyle de neredeyse aşırı rasyonalist olmuştum. Bundan dolayı, Hayek’in sosyal teorisinin odağında yer alan “kendiliğinden düzen” ve “görünmez el”  açıklamalarındaki “tabiatçı” (natüralistik) ve soyut aklın gücünden şüphe eden yan bendeki hem Kant’çı hem de Rand’çı eğilimle bağdaşmıyordu. Daha sonraki okumalarım sonucunda Hayek’in liberal düşünce geleneğinde sandığımdan çok daha önemli bir yeri olduğunu kavradıysam da, yine aynı okumalarım Hayek’çi liberalizmde deontolojik yaklaşıma ters gelen yanlar olduğuna ilişkin baştaki sezgimin tümüyle yanlış olmadığını da bana gösterdi.

Nihayet 1990 başlarında, o zamana kadarki okumalarım sonucunda ulaştığım sonuçların derli-toplu bir anlatımını sunan “Liberal Düşünce Geleneği” başlıklı uzun makaleyi yazdım ve yayımladım. Bu makaleyi “Siyasal Düşüncede Liberal Gelenek” başlığıyla 1992 sonunda çıkan Liberal Toplum Liberal Siyaset adlı ilk kitabıma aldım (Bu kitapla ilgili tatlı bir hatıram, Liberal Düşünce Topluluğu’nu oluşturma kararını aldığımız Pigalle’deki 25 Aralık 1992 günkü toplantıya katılan arkadaşlara onu ilk kitabım olarak takdim etmemdir.) “Liberal Düşünce Geleneği” 1990 Mayıs’ında Yeni Forum’da yayımlandığında, Türkçe literatürde liberal teori hakkında yazılmış sadece iki akademik makale vardı ki ikisi de Ruhdan Yumer tarafından kaleme alınmıştı: “Hayekçi Liberalizmin Temel İlkesi: Kanun Hakimiyeti” (1984) ve “Devlet Kuramında Liberal Temalar” (1987). Benim makalemi Atilla Yayla’nın klasik liberalizmin tarihsel kökleri üzerinde yoğunlaşan Liberalizm (1992) adlı kitabı izledi. Galiba ertesi yıl da Mazım Berzeg’in Liberalizm, Demokrasi, Kapıkulu Geleneği kitabı çıktı.                

Liberalizm okumalarımın benim özgürlükçülüğü bir dava olarak benimseme eğilimimi kuvvetlendirdiğini söyledim ya, bu aslında ilginç bir entelektüel tecrübedir. Kafasında felsefi sorular olmayan ve bireysel tercihlerin fikir modalarına bağlı olarak değiştiğini zanneden kişilerin anlamakta zorlandığı bir şey var: Entelektüel bir tecrübe olarak dünya görüşü değişikliği “akşamdan sabaha” gerçekleşen bir şey değildir, bir bakıma dramatik bir süreçtir. Hayatın akışı içinde bir çok şeyi okursunuz, etrafınızda olup-bitenlere bakarsınız, kişisel hayatınızda veya objektif çevrede etkilendiğiniz kritik olaylar meydana gelir, konuştuğunuz, temas halinde olduğunuz insanlarla tartışırsınız, bütün bunlar olurken kendinize itiraf ettiğiniz veya etmediğiniz çıkmazlarla karşılaşırsınız, “şurada galiba yanıldım” veya “bak bu ne kadar da doğru, şimdiye kadar nasıl farkına varmamışım!” dersiniz... Belki en önemlisi, asıl yazarken düşünür ve kendi kendinizle tartışırsınız. Bazan duygusal eğilimlerinizi fikir kalıbında rasyonalize edersiniz. Kimi zaman da sezgileriniz size yol gösterir, onun temellendirilmesi ise arkadan gelir. Ben 1982-83’lerden buyana bunların, ve şu anda aklıma gelmeyen bunlar gibi başka birçok tecrübenin hepsini yaşadım.

Bugün geriye dönüp baktığımda, kırklı yaşların ortasındaki birisi için hiç de kısa olmayan bu hayat devremin hangi noktasında “liberal” olarak tanımlanabilecek duruma geldiğimi kesin olarak söylemem oldukça zor. Çünkü, dediğim gibi, bu öyle “akşamdan sabaha” gerçekleşen bir şey değil. Yine de kabaca bir tarih vermem gerekirse, 1986-87 yılları diyebilirim. Ama tabii, bu tarihten sonra daha önceki liberal-olmayan kimi duyarlılıklarımı –mesela muhafazakar duyarlılığı- tümüyle terk ettiğimi söylersem bu doğru olmayabilir. Eskiden kalma etkiler –mesela, kültürel muhafazakarlık, “sosyal devlet” sempatisi vb.- 1990’a kadar kısmen devam etmiştir. Buna karşılık, 1988’deki “liberal” pozisyonumla bugünkü arasında da hatırı sayılır farklılıklar vardır. Bunlardan belki de en önemlisi, rasyonalizmin o dönemde üzerimde bıraktığı ağır etkiyi zamanla hafifletmiş olmamdır. Rasyonalist eğilim, o tarihlerde Popper ve Berlin’in fikirlerinden izler taşıyan birisi için aslında bir “ara sapma” olarak görülebilirdi. Bu sapmayı, büyük ölçüde, Kant okumalarıma ve Ayn Rand’dan o devrede çok etkilenmiş olmama bağlıyorum. Bugün ise sahici bir çoğulcu-özgürlükçü tasavvurun Ayn Rand’ın rasyonalist “objektivizm”iyle bağdaşmasının hiç de kolay olmadığını düşünüyorum.

O tarihten buyana düşünce dünyamda meydana gelen başka bir önemli değişiklik de piyasa ekonomisinin özgürlükçü bir toplum tasavvuru bakımından ne kadar vazgeçilmez olduğunu idrak etmem oldu. Başlangıçta, yaygın natüralistik piyasa açıklamalarının da etkisiyle, piyasa ekonomisini liberalizmin -arızi değilse de- ikincil bir unsuru olarak görme eğilimindeydim. Gerçi “kumanda ekonomisi-piyasa ekonomisi” karşıtlığını önemsiyordum ama, yine de piyasa ekonomisinin deontolojik olmaktan çok etkinlik-temelli olarak meşrulaştırılabileceğini düşünüyordum. 

Öte yandan, 90’lı yıların ortalarında Türkiye’nin gündemine giren çok-kültürlülük ve komüniteryenizm tartışması liberal teoriyi bu sorunlar etrafında kendi açımdan yeniden formüle etmeme yaradı ve bu amaçla 1997 yılında “Klasik Liberalizmde Birey, Topluluk, Toplum” ve “Çeşitlilik, Çoğulculuk ve Rekabetçi Federalizm” başlıklı iki makale yayımladım. Benim bu yazılardaki genel yaklaşımım biraz Will Kymlicka’ya, ama daha çok Chahdran Kukathas ve Noman Barry’ye yakındır. Ama ne yazık ki, Türkiye entelijeansiyası özellikle ikincisindeki felsefi-ahlaki çabayı fark etmedi veya kavrayamadı, aynen Türkçe’de çok-kültürlülük konusundaki en dikkate değer eseri kaleme almış olan Melih Yürüşen’in çabasını fark etmediği veya edemediği gibi.

Buna benzer bir durum insan hakları meselesiyle ilgili olarak da ortaya çıktı. Türkçe’de bir felsefeci olan Ionna Kuçuradi’nin yazıları dışında zikre değer bir insan hakları teorisi kurma çabasının olmadığı bir ortamda, benim “İnsan Hakları Öğretisine Giriş” (1993) ve “İnsan Haklarına Kavramsal Bir Yaklaşım” (1998) başlıklı felsefi denemelerim boşa gitti denebilir. Oysa, Türk kamu hukukçuları o zamana kadar insan hakları meselesini esas itibariyle bildiri ve kanun şerhleri düzeyinde veya yargı kararları ekseninde ele almış ve ne yazık ki hiçbir felsefi argümantasyon çabası ortaya çıkmamıştı. Bunun, bir yandan Türk hukukçu ve siyaset bilimcilerinin genellikle felsefi akıl yürütmeye aşina ve yatkın olmamalarının, bir yandan da benim insan hakları meselesini liberteryen bir perspektifle ele almış olmamın Türkiye’nin genel kollektivist havasına uymamasının bir sonucu olduğunu sanıyorum.

Bu onbeş yıllık dönem boyunca liberal teoriyle ilgili olarak yazdıklarıma bir bütün olarak baktığımda şunları rahatlıkla söyleyebilirim: Bu yazılarda liberalizmin temel felsefi-ahlaki sorunlarıyla ilgili hemen hemen hiçbir konu ihmal edilmemiştir. Bugün Türkiye’de konjonktürel etkilerle gündeme getirilen soru(n)ların hepsinin ipuçlarının veya araştırma çerçevesinin bu yazılarda var olduğunu söylersem, bunun bir kendini-beğenmişlik sayılmaması gerekir. Çeşitli “soruşturmalar” bağlamında gazetecilerin zaman zaman yönelttikleri sorularla karşılaştığımda bunun daha iyi farkına varıyorum. Bu soruların çoğunu, özellikle de ilk defa dile getirildiğini sanarak sorulduklarında, naif bulmakta haklı olduğumu sanıyorum.

İkinci olarak, liberal temalar hakkında yazdıklarımın çoğunun, Türkiye ortalamasının üstünde olan ve ciddi felsefi-ahlaki soruların yönlendirdiği yazılar olduğunu düşünüyorum. Ve yine sanmıyorum ki bunu benim söylemem ayıp bir şey olsun. Sadece benimkilerin değil, Atilla Yayla, Melih Yürüşen ve Zühtü Arslan gibi arkadaşlarımın liberal teoriyle ilgili yazılarının da çoğu eğer  Batı dillerinde kaleme alınmış olsalardı, ilgili ciddi akademik dergilerde pekala yayımlanabilecek olan yazılardır (Gerçi bir kısmı zaten yayımlanmıştır). Onun içindir ki Türk entelijansiyasının genellikle bunun idrakinde olmamasına hiç şaşırmıyorum.                                                                   

Bu onbeş yıl içinde, ama özellikle de LDT olarak faaliyet gösterdiğimiz son on yılda birçok şey öğrendim, ama en yakıcı olanı galiba şu: Türkiye’de liberal olmak zormuş. Liberal olmanın zorluğu, tanımı gereği, her şeyden önce devletle ilgili bir durum. Tabiatı icabı otoritesini –ve dolayısıyla cebir kullanma kapasitesini- genişletme eğiliminde olan devletin bunun tam da tersinin hakim olması için çabalayan liberallerden hazzetmemesi hiç de şaşırtıcı değil. Ve Türkiye’de çok güçlü bir devlet geleneği bulunması liberalizmin önündeki büyük engellerden biridir. Belki bu muhalefetten çekindiği içindir ki devlet “liberal” tanımının saptırılmasından hoşnut oluyor ve ideolojik olarak “solcu” olmayan, “çağdaş” hayat tarzına sahip çıkan ve din karşıtlığı ile temayüz eden sarsılmaz statüko savunucularının bu sıfatla anılmasına açık veya örtülü destek veriyor. Yine aynı nedenle olsa gerektir ki, liberal olmayı bir tür vatan ihaneti gibi göstermeye veya öyle gösterenleri el üstünde tutmaya meylediyor.

Ama, daha da önemlisi, liberal olmanın Türkiye’nin genel entelektüel ve popüler iklimine de uygun olmamasıdır. Liberal fikriyata uzaklık bakımından okumuşlar ile “sokaktaki vatandaş” arasında esaslı bir fark görünmüyor. Liberalizm antipatisi, ne yazık ki, Türkiye’de aydınlarla halkın buluştuğu ender noktalardan birini oluşturuyor. “Aydın-halk uyuşmazlığı” dedikleri şey liberalizm karşıtlığı söz konusu olduğunda birden bire kayboluyor ve bu iki grup arasında adeta insiyaki bir beraberlik oluşuyor. Sosyalistlerin ve kimi İslamcıların neo-liberal “hegemonya”dan veya “dayatmalar”dan dem vurmasına bakmayın siz, Türkiye’de liberalizm bir fikir olarak hiçbir zaman –özellikle de aydınlar arasında- hakim konumda olmamıştır. O kadar ki, Türkiye’de liberal olmak –mesela solcu veya Kemalist olmak gibi- “olağan” veya “doğal” bir durum olarak değil de ayrıca meşrulaştırılması gereken arızi bir politik duruşmuş gibi görülmektedir. Bu bağlamda, liberal akademisyenler sözümona özgür platformlar olması gereken üniversitelerde bile, rahat olmak şöyle dursun, aksine devamlı psikolojik baskı altında tutulmaktadır. Düşününüz ki, çeşitli üniversitelerden birçok arkadaş LDT platformlarında yazı yazacakları zaman müstear isimler kullanmak zorunda kalıyorlar veya –benim aşağıda yapacağım gibi- LDT’nin faaliyetlerine katkı yapanlardan bahsederken kimi arkadaşların isimlerini  anmaktan kaçınmak zorunda kalıyoruz.

Türkiye’nin genel fikri-kültürel ikliminin liberalizme pek yatkın olmamasının temel nedenlerinden biri bireysellik üzerindeki geleneksel “lanet”tir. Türkiye’de, toplumdan ayrı, kendi başına bir değer olarak birey düşüncesini neredeyse kategorik olarak reddeden güçlü bir kültürel gelenek var. Bu gelenek özünde “kabileci”dir; kabile ethos’unu –veya, İbn Haldun’cu terimlerle söylersek: kabile “asabiye”sini- en üstün tutamak ve değer olarak görür. Bu kabilecilik aynı zamanda “zenofobik” insiyakların kaynağı ve evrenselcilik korkusunun ana dinamiğidir. Aslında, bizim hakim kültürümüzün “devlete-tapınmacı” özelliği de temelde aynı kabileci insiyakla ilgilidir. Ve, açıklamaya bile gerek olmayan nedenlerle, bütün bunlar liberal fikriyatın tutunmasına karşı işleyen etkenlerdir.

Ülkemizde liberal olmayı zorlaştıran etkenlerden bir başkası tutarlı özgürlükçülüğün “fincancı katırları”nı ürkütmesiyle ilgilidir. Tutarlı özgürlükçülüğün Türkiye’de başlıca iki türlü “sakınca”sı var. Birincisi, pratiğin özgürlük ilkesiyle ilişkisini sorgulamaya başladığınızda kendisini gösterir. Bu şu demek: Soyut özgürlük söylemi kendi başına devleti çok fazla rahatsız etmeyebilir, çünkü nihayet o da “liberal demokrasi” olmak iddiası gütmektedir. Ama bu ilkeyi ciddiye alıp da güncel sorunlara uyguladığınızda, özellikle de fiili baskıları eleştirmeye başladığınızda devletin gözünde “sapıtmış”sınız demektir, artık size tahammül edilemez. Çünkü bizde özgürlüğün lafzı baskının ise pratiği güzeldir.

Tutarlı özgürlükçülüğün diğer sakıncası ise herkes için özgürlük istendiğinde ortaya çıkar. Çünkü, sadece devlet seçkinlerinin değil genel olarak aydınların nazarında da özgürlük öyle “zarif” bir değerdir ki onu “hak edenler” yanında “hak etmeyenler” de vardır. Bu anlayış açısından, hayat tarzları “ilerici” ve “çağdaş” olanların her halükarda özgürlükten istifade etmeleri gerekirken, “geri” hayat tarzını benimseyenlerin özgürlükten nemalanmaları kabul edilebilir değildir. İşte Liberal Düşünce Topluluğu çevresinin başına gelen musibetlerin çoğunun arkasında, bu ahlak dışı ayrımı reddetmemizin gerek devlet gerekse “çağdaş” okumuşlar nezdinde yarattığı öfke yatmaktadır. Mesela, bugün Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğunun Liberal Düşünce dergisini ve bendenizi mali olarak çökertmek üzere yüklü meblağlar talebiyle açtıkları davalar ancak böyle bir çerçevede anlaşılabilir. Orta zekalı herhangi bir kimsenin kavrayabileceği gibi, kimi arkadaşlarımız eğer üniversitelerdeki başörtüsü baskısına karşı çıkmamış ve Fazilet Partisi’nin kapatılmasının hukuka aykırı olduğunu cesaretle seslendirmemiş olsalardı, kişi olarak veya Topluluk olarak bu tür baskılara maruz kalmazdık. 

Türkiye’de liberalizmin sistemli ve tutarlı bir felsefi-siyasi program olarak kendini hissettirmesini bir ölçüde zorlaştıran bir başka etken de 90’lı yılların başlarında ortaya çıktı. Bu, benim vaktiyle “liberalimsi” olarak adlandırdığım, konjonktürel bir dalganın etkisiydi. LDT’nin ilk yıllarında, basında, ilk bakışta liberal fikriyatı çağrıştıran, ama liberal teorinin felsefi temelleriyle ilgili olmaktan çok dünya ve Türkiye konjonktürü üstüne kimi gözlemlerden hareketle geliştirilen “policy” analizleri etrafında bir söylem oluşturulmaya başlamıştı. Bu söylemin kurucuları her ne kadar kendilerini “liberal” olarak tanımlamıyor, hatta bazıları bu sıfatı şiddetle reddediyor idiyse de, aydın kamu oyu söylemin kendisini esas itibariyle liberal olarak algılıyordu. Bu durumun liberalizmin niteliği hakkında bir süre kafa karışıklığına yol açmış olduğu söylenebilir.                                              

Bu on yıl içinde Liberal Düşünce Topluluğu bütün elverişsiz şartlara rağmen hatırı sayılır bir başarı elde etti. Kısa zamanda Türkiye’nin en ciddi fikir merkezi haline gelen Topluluk, bu özelliğinden dolayı ayrıca birçok fikri veya siyasi yenilenme arayışının da ana referansı oldu. LDT Avrupa’da ve Amerika’daki –başta Institute of Economic Afairs/İngiltere, Atlas Economic Research Foundation/ABD ve Cato Institute/ABD olmak üzere- liberal-liberteryen fikir ve araştırma kuruluşlarının Türkiye’deki entelektüel partneri haline geldi. Felsefi-siyasi konularla ilgili olarak yayımladığımız onlarca kitap yanında, yedi yıldır çıkarmakta olduğumuz Liberal Düşünce ve 3. sayısı yeni çıkan Piyasa dergileri ile muazzam bir liberal külliyat oluşturmuş olduk. O kadar ki, bizim liberal teori çalıştığımız ilk yıllarda konuyla ilgili Türkçe literatür, liberal-demokratik olmak iddiasındaki bir ülke için akıllara durgunluk verecek derecede zayıf iken, bugün aynı konularda araştırma yapmak isteyen –özellikle de herhangi bir Batı dilini bilmeyen- bir kişinin işi son derece kolaylaşmıştır.

Belirtmem gerekir ki, Liberal Düşünce Topluluğu’nun Türkiye’nin önde gelen düşünce ve araştırma merkezlerinden biri haline gelmesinde, Kazım Berzeg, Atilla Yayla ve benim gibi kurucuların dışında birçok arkadaşın çeşitli biçimlerde ciddi katkıları olmuştur, olmaktadır. Ben bunlardan sadece fikri katkılarıyla temayüz eden arkadaşların bir kısmından kısaca söz etmek istiyorum. Bunların başında hiç şüphesiz Melih Yürüşen gelmektedir. Ben Melih’le 1993 yılında tanıştım. Yüksek lisansını yaptığı Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden hocası Prof. Dr. Ahmet Arslan, onun felsefi-entelektüel yönelimini nazara alarak, kendisine bizimle tanışmasını tavsiye etmiş. Melih’le tanışmamız son derece yararlı oldu; böylece bir yandan kendisinin liberal ilgileri daha da gelişip derinleşirken, öbür yandan da, “hoşgörü” konusunda felsefe tezi yazmış olmanın avantajını da kullanarak, çok-kültürlülük üzerinde yoğunlaştırdığı çalışmalar yoluyla, sadece liberal teoriye değil, fakat aynı zamanda genel olarak Türk siyaset teorisi literatürüne de hatırı sayılır bir katkı yaptı. Onun Çeşitlilikten Özgürlüğe başlıklı kitabı, felsefe camiamız farkında olmasa da, klasik haline gelmeye aday bir felsefi araştırmadır. Türk felsefe akademyasını tanıyan biri olarak, onlar arasında böyle bir çalışmayı yazabileceklerin sayısının çok fazla olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yürüşen Topluluğun ayrıca kimi kitaplarının yayımında emek verdi ve Liberal Düşünce’ye özellikle ilk yıllarında yeri doldurulamaz entelektüel ve idari katkılar yaptı.

Başka bir arkadaş, İhsan Dağı, eski bir arkadaşımız olmasına rağmen, Topluluğun faaliyetlerine ancak 1993 yazında İngiltere’den döndükten sonra katılabildi. İhsan’ın entelektüel katkısı, esas itibariyle, bizim genel olarak ihmal etmiş olduğumuz bir konuyla, liberteryen bir uluslar arası düzenin oluşumu konusuyla ilgili oldu. Ayıca, küreselleşmenin ulusal düzenleri demokratik-özgürlükçü yönde dönüştürücü potansiyeline dikkat çeken yazılar yazdı. Bu ve benzeri çalışmalarıyla İhsan Dağı bugün Türkiye’nin önde gelen liberal entellektüelleri arasında yer almakla kalmıyor, aynı zamanda medeni dünyanın birçok yerinde de itibarı olan bir uluslar arası politika uzmanı olarak dikkati çekiyor.

Bana, genel olarak siyaset felsefesiyle, özel olarak da liberal teoriyle ilgili bir toplantı veya tartışmaya katılmak üzere kendinden daha genç bir akademisyenin adını ver denseydi, tereddütsüz Zühtü Arslan derdim. Onun akademik tarzını takdir etmemin nedenleri arasında, çağdaş siyaset felsefesi tartışmalarına olan vukufu kadar, anayasa teorisini siyaset teorisinin genel bağlamı içinde görmek bakımından bana benzemesinin de bulunduğunu itiraf etmeliyim. Zühtü Arslan “yeni kuşak” anayasacılar arasında geleceğe dönük olarak en fazla ümit vaad eden bir figür olarak anılmayı hak ediyor. O da gerek Liberal Düşünce’de gerekse yerli-yabancı başka akademik dergilerde yayımlanan yazılarıyla Türkiye’de özgürlükçü düşüncenin harcını yoğuranlar arasında yer alıyor.

Keza, siyaset bilimci Ömer Çaha da özellikle liberal değer ve kurumlarla sivil toplumun zorunlu ilişkisine dikkat çeken yazılarıyla liberal fikriyata katkısı göz ardı edilemeyecek olan başka bir akademisyendir. Onun da Dergiye ve Topluluğa hatırı sayılır katkıları olmuştur.  Ayrıca Vahit Bıçak da gerek Topluluğun irtibatlarının genişlemesine ve faaliyetlerinin çeşitlenmesine son yıllarda yaptığı katkılarla gerekse insan haklarına ilişkin akademik yazılarıyla ismen anılmayı hak eden arkadaşlardan biridir.

Bunların dışında, (her nedense?) yazılarıyla değilse de birçok konudaki orijinal önerileri ve çok yönlü ulusal ve uluslar arası temaslarıyla Topluluğun “audience”ını genişleten Levent Korkut’u da anmalıyım. Onun özellikle Abant Platformu’ndan eli-yüzü düzgün metinler çıkmasında –Ömer Çaha’yla birlikte- çok büyük katkısı var.

Bu listenin okuyucuda yanlış bir izlenim doğurmasını istemem. Topluluğun entelektüel çevresi tabii ki bunlardan ibaret değil. Bunlardan başka, çeşitli faaliyetlerimize fikri veya fiili destek veren liberal eğilimli bir çok akademisyen ve düşünce adamı var. İstanbul’dan Asaf Savaş Akat ve Eser Karakaş, Ankara’dan Güneri Akalın, İzmir’den Ahmet Arslan gibi. Bu arada, kendisiyle maalesef çok fazla işbirliği yapma şansı bulamamış olsak da, Yahya S. Tezel’in de liberal-demokratik toplum tasavvurunun aydınlatılmasına yaptığı entelektüel katkıları anmadan geçemeyeceğim. 

Ayrıca, bir kısmı yurt içinde veya dışında Doktora öğrencisi yahut Yardımcı Doçent konumunda olan daha pek çok genç arkadaşın LDT’nin faaliyetlerine katıldığını belirtmeliyim. Hatta, Topluluğun entelektüel yapısı o kadar elverişli bir ortam yaratmış ki, bu hava içinde herhangi bir akademik ünvanı olmayan, daha 20’li yaşların başlangıcındaki birçok genç arkadaşın zaman zaman şaşırtıcı derecede derinlikli yazılar yazıp, argümanlar geliştirdiklerine tanık oluyoruz. Bunların bir kısmını Serbest Çizgi’de ve Topluluğun web sayfasında zaten izliyorsunuzdur. Web sayfamız bizim için ayrıca ilginç bir tecrübe de oldu. Orada sadece Ankara’daki arkadaşların değil, Türkiye’nin değişik yörelerinden liberal eğilimli düşünen insanların da son derece dikkate değer yazıları yayınlanıyor. Bunlar arasında Adana’dan yazan Ö. Faruk Özgür ile Trabzon’dan yazan Bahaattin Seçilmişoğlu’nun özel bir yeri var. Son aylarda bunlara genç akademisyen Vahap Coşkun da katıldı. Bu sayfa adeta Türkiye’nin liberal potansiyelini temsil ediyor.

Nihayet, medyada LDT’nin tanıtımında ve faaliyetlerinin kamu oyuna duyurulmasında sempatik yaklaşımlarını esirgemeyen Nazlı Ilıcak, Taha Akyol ve Mehmet Barlas’ı da anmalıyım. Ama söz medyaya gelmişken, Gülay Göktürk’ün “kahramanca” tutumuna özel olarak işaret etmeliyim. “Kahramanca” diyorum, çünkü yukarıda kısaca bahsettiğim, Türk entelijansiyasının liberal duyarlılıklar için son derece elverişsiz olan kültürel ikliminde, liberal-liberteryen temaları sözünü hiç sakınmadan, cesaretle ve ısrarla seslendirmek gerçekten de kahramanca bir iştir.  Gülay Göktürk bugüne kadar işte bunu yapmıştır ve yapmaya da devam ediyor.                                                     

Liberal Düşünce Topluluğu’nun neleri yeterince yapamadığına gelince: Benim görebildiğim kadarıyla, şimdiye kadar en zayıf kaldığımız konu, liberal fikriyatın Türkiye’deki köklerine ve geçmişine dair araştırma ve yayın faaliyeti yapmaktır. Gerçi, bu konuyla ilgili olarak Liberal Düşünce’de birkaç makale yayımlandı, ayrıca Cavit Bey hakkındaki bir araştırmayı da kitap olarak bastık, yakında Prens Sabahattin’in kitabı çıkacak. Ama yine de kişisel bir tecrübemden biliyorum ki bunlar yeterli değildir. “Kişisel tecrübem” derken şunu kastediyorum: Geçenlerde bir ortak kitap için modern Türkiye’de liberal eğilimlerin gelişmesine ilişkin bir bölüm yazmaya kalkıştığımda, üzülerek gördüm ki, böyle sentetik bir denemenin alt yapısını oluşturacak kalite ve kantitede malzeme bulunmamaktadır.

İkinci bir önemli eksiğimiz de şudur: Topluluk olarak şimdiye kadar çalışmalarımızı daha ziyade liberal toplumsal ve siyasal teorinin felsefi temellerinin tanıtılması üzerinde yoğunlaştırırken, pratik politika analizleri yapmak ve bu konuda öneriler geliştirmek konusunda aynı ölçüde çalışamadık. Böyle olmasının makul nedenleri bulunduğunun elbette farkındayım: Biz Türkiye gibi liberal fikriyatın felsefi arka planının hemen hemen hiç bilinmediği bir ülkede faaliyet göstermeye başlamıştık ve öncelikle bu boşluğun doldurulması gerekiyordu. Ama 10 verimli yılı geride bırakmış entelektüel bir Topluluk olarak bizim artık İEA ve Cato Institute gibi siyasal karar alıcılara çeşitli kamu meseleleriyle ilgili olarak yön gösterecek somut projeler geliştirmeye başlamamız gerekiyor.                                 

Sözü bağlarken bir noktaya daha temas etmek isterim. Son zamanlarda özellikle kimi gençler arasında bir tür “fundamentalist” liberal eğilim baş göstermeye başladı. Liberalizmi bir tür kapalı grup ideolojisi gibi algılayan bu yönelimin liberalizmin büyük entelektüel geleneğiyle hiç de uyuşmadığını belirtmeliyim. Her şeyden önce, liberal fikirlere taraftar olmakla bir cemaat oluşturmayı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bu münasebetle hatırlatmak isterim ki, mesela bizim grubumuzun adındaki “Topluluk” kelimesinin “cemaat”le hiçbir ilgisi yoktur. Buradaki Topluluktan kasıt, bazı ortak amaçlara hizmet edeceği düşünülen kimi faaliyetler yapmak üzere gönüllü olarak bir araya gelen bireylerin oluşturduğu gruptur. Bu gibi faaliyetlere katılıp katılmayacağına ve eğer katılacaksa bunun ne ölçüde ve ne şekilde olacağına karar vermek her bireyin kendisine kalmıştır. Burada genel ödevler olmadığı gibi, hiç kimse bir başkasının yaptığından veya yapmadığından sorumlu da değildir. Ayrıca, bir kimsenin LDT’nin etkinliklerine katılıyor olması onun başka kişi veya gruplarla temasını veya işbirliğini engelleyen bir durum değildir.

Öte yandan, bir liberalin politikaya veya başka alanlara ilişkin liberal önerilerin doğru olduğuna inanmasında yanlış bir yan olmamakla beraber, bu doğruluğun felsefi ve ahlaki olarak temellendirilmesi gereken bir doğruluk olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bir şey, sırf onu “biz” –yani liberaller- söylüyoruz diye kendiliğinden doğru olmaz. Ayrıca, bir projeyi veya politika önerisini doğru yapan “otoriteler”in –veya otorite bildiklerimizin- onu önermiş veya tasdik etmiş olmaları da değildir. Bazan çok bunaltıcı da olsa, her durumda önerdiğimiz şeyin doğruluğuna başkalarını inandırmaya gayret etmek ve muhatabımıza saygı duymak zorundayız. Kendinden emin olmak tevazuya mani değildir.

Bütün liberallerin her somut meselede aynı şekilde düşünmesi de gerekmez. Esasen, liberal-liberteryen literatürü takip edenler bilirler ki, liberaller sadece başka dünya görüşlerine mensup olanları değil kendileri gibi liberal olanları da eleştirirler. Bir çok durumda, sonuçta önerilen aşağı yukarı aynı şey olsa da, bunu gerekçelendirme tarzı kişiden kişiye değişir. Diyebilirim ki liberallerin kendi aralarındaki tartışma muhalifleriyle olan tartışmalarından daha heyecanlı ve çok kere daha öğreticidir. Mesela, Norman Barry bir klasik liberaldir ve Hayek’e özel bir saygısı vardır; ama o aynı zamanda Hayek’in ve diğer liberallerin en sözünü-bağışlamaz eleştiricilerinden de biridir. Bunun gibi, Hayek’in özgürlük anlayışını eleştirenler arasında Kukathas ve Bouillon gibi klasik liberaller de vardır. Nozick’in baş eserinin bir hedefi Rawls ise bir diğer hedefi de Rothbard gibi liberteryen anarşistlerdir. Ama aynı Rothbard kimi Amerikan liberteryenleri tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Ayrıca, Rothbard’ın kendisi Ayn Rand çevresinden “kavga”yla ayrılmıştır. David Friedman bir yandan “Ben iktisadı asıl babamdan öğrendim” derken öte yandan başka konularda baba Friedman’ı eleştirir, ama kendisi de kimi klasik liberallerin eleştirisine maruz kalır.

Liberalizm büyük bir düşünce geleneğidir, onu herhangi bir entelektüel veya politik oluşumun görüş ufkuna hapsedemezsiniz. Liberalizm akıllı bir veya birkaç kişinin bir araya gelip kurguladıkları bir ideoloji değildir, o üçyüz yıllık uzun bir düşünme serüveninin muhassalasıdır. Onda üçyüz küsur yıl önceki John Locke’dan (1632-1704) günümüzdeki Chandran Kukathas’a gelinceye kadar çok sayıda büyük kafanın emeği var. Bunların belli başlılarını buraya kaydetmek her halde bu yazının ana temasına aykırı düşmez, üstelik liberalizm konusunda derinleşmek isteyen genç arkadaşlara da yardımcı olur sanıyorum: David Hume (1711-1776), Adam Smith (1723-1790), Immanuel Kant (1724-1804), Benjamin Constant (1767-1830), Wilhelm von Humboldt (1767-1835), Frederic Bastiat (1801-1850), Alexis de Tocqueville (1805-1859), John Stuart Mill (1806-1873), Herbert Spencer (1820-1902), Ludwig von Mises (1881-1973), Friedrich A. Hayek (1899-1992), Bertrand de Jouvenal (1903-1987), Karl R. Popper (1905-1988), Raymond Aron (1905-1983), Ayn Rand (1905-1982), Isaiah Berlin (1909-1997), Milton Friedman (1912-), Bruno Leoni (1913-1967), James Buchanan (1919-), Anthony de Jasay (1925-), Murray Rothbard (1926-1995), Thomas Sowel (1930-), Robert Nozick (1938-2002), Charles K. Rowley (1939-), Tibor Machan (1939-), Jan Narveson, Richard Epstein (1943-), Norman P. Barry (1944-), David Friedman (1945-), David Green, Loren E. Lomasky.

Ve daha niceleri...

 

* Mustafa Erdoğan, "Benim Gözümde Liberal Düşünce Topluluğu", Liberal Düşünce, Sayı:28, Güz 2002, Ankara, ss.25-34.

 

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı