Liberal
Bir Gayrımenkul Balonumuz var mı?, Ünsal Çetin

Özellikle 2009’dan sonraki dönemde, makroekonomik istikrarı tehlikeye atacak boyutta bir varlık balonu sorunumuz olup olmadığına dair tartışma ekonomi gündeminin en çok konuşulan maddelerinden birisi. Görebildiğim kadarıyla, tartışmanın bir tarafı bizi bekleyen büyük bir çöküş olduğunu düşünmekte, ve hatta ne yazık ki, bu beklentinin gerçeğe dönüşmesi için yalvarıp yakarmaktadır. Tartışmanın diğer tarafı ise, Türkiye ekonomisinde içeriden gelen, bünyevi hemen hiçbir sorunun olmadığını, yegâne risk faktörünün dış kaynaklı bir ekonomik şok olduğunu iddia etmektedir. Arada güme giden şey ise iktisadî mantığın ta kendisidir. Politik gündemin kör bakış açıları bu tartışmayı partizan bir bağlama oturtmuştur. Bir taraf 2003’ten sonraki ekonomi politikasının 2003 öncesinden derin bir surette farklılaşan ve doğru veçhelerine gözünü yummuş durumdadır. Diğer taraf ise, özellikle para politikasının 2009 sonrası dönemdeki dengesizleştirici tesirlerine sırtını dönmüş bir görüntü vermektedir.

Tartışma esnasında gerçekten tuhaf başka değerlendirmelerle de karşılaşıyoruz. Konut, AVM, gökdelen inşaat etmenin, hem de bu yapıları eskiye göre çok daha kaliteli bir şekilde inşa etmenin, ‘beton üretmek’ diye yaftalanması söz konusu. Sanki insanların güvenilir ve yaşanabilir mekânlarda barınma, çalışma, alışveriş yapma ihtiyaçları önemsizmiş gibi. Ticaret düşmanlığından da destek alan bu yaklaşımı dile getirenlere konut sahipliği oranının artmasından yana mısınız diye sorsak, alacağımız ‘elbette’ cevabı ise işin bizi gülümsetebilecek olan yanı. Deprem bölgesi bir ülkede, özellikle 18 Ağustos depreminden sonra, hiçbir hazırlık ve dönüşüm yapılmadığı için hep birlikte bir hayli şikâyet etmiştik. Şimdi, en azından kentsel dönüşümün temel kuralları tesis edilmiş durumda ve bu süreç aynı zamanda mülkiyet haklarını belirleme gibi son derece kritik bir hukuki dönüşümü de içinde barındırıyor. Orta ve uzun vadede, bu hukukî dönüşüm kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine alma yönünde doğal bir tesire de sahip olacak. Bu sayede, tapu senedine bağlanmış bu gayrimenkul varlığımız, finansal sistemin dayanacağı ek bir teminat unsuru olarak, meşru ekonomik etkinliklerin sahasına çekilmiş olacak. Bu süreci sırf inşa eden ve ettiren için bir rant, yani ekonomik değer üretiyor diye karalamak pek gerçekçi değil, çünkü zaten iki tarafın da kazandığı sözleşmelere imkân tanımadıkça herhangi bir kentsel dönüşümü gerçekleştirmek mümkün de değil.

Bob Woodward “Siz tam da onun içindeyken, bir balonun içinde olduğunuzu belirlemenin hiçbir mantıklı yolu yoktur. Balon ancak patladıktan sonra algılanmıştır” diyerek iktisatçılara meydan okuyan bir iddiayı dile getirmişti. Fakat ben iktisat biliminin sağlıklı ve sürdürülebilir büyüme ile patlamaya mahkûm varlık balonlarını birbirinden ayırmada bu kadar da çaresiz olmadığını düşünüyorum. Temel olarak, parasal dengesizlik teorisi, Avusturyacı ekonomik dalgalanmalar paradigması ve para politikası verimlilik normunun öğrettiklerine yaslanarak bu şekilde düşünüyorum.

ABD’nin 1920’leri ‘Kükreyen Yirmiler’ diye adlandırılmıştır. Bu dönem çok canlı bir teknolojik gelişme dönemiydi. Otomobilin, ev eşyalarının, işlenmiş gıdanın, ve elektriğin kitlesel kullanımı yıllar boyunca üretim faktörleri verimliliğinin çok güçlü seviyelerde artmasına yol açmıştır. Bunun sonucu da doğal olarak mal ve hizmetlerin artan seviyelerdeki bolluğuydu. Fakat verimlilik normunun böyle bir reel kaynaklı üretim artışı döneminde gerçekleşmesini beklediği fiyat seviyesindeki ılımlı düşüş eğilimi mevcut değildi. Çünkü ABD’nin merkez bankası Federal Rezerv devasa bir parasal genişleme ile parasal fazlalıkları Amerikan ekonomisine zerk etmekteydi. Bu parasal fazlalıklar ılımlı fiyat düşüşlerini engelledi ve dahası ekonomik büyümenin yapay kaynağını besledi. Reel büyüme ile yapay büyümenin bu iki kaynağı ancak belli bir süre birliktelik kurabilmiştir. 1920’lerin sonunda artık parasal yapay büyüme reel büyümenin üstünden silindir gibi geçmesini sağlayacak kadar büyük boyutlara ulaşmıştı. Yalnızca tüketici fiyatları endeksine bakıp bir fiyat istikrarı olduğunu gören ve bu nedenle de makroekonomik sıhhati tehdit eden bir durumun olmadığını düşünen ekonomistler ağır bir hata yapmışlardı. Fiyat istikrarı gibi görünen şey, reel verimlilik artışları kaynaklı fiyat düşüşlerinin merkez bankası kaynaklı parasal fazlalıklar nedeniyle engellenmesi, yani istikrarsızlığın bizzat kendisi idi. Özellikle borsa ve gayrimenkulde biriken hatalı yatırım kararları 1929-30 yılları itibariyle Amerikan ekonomisinin acı bir çığlıkla duraklamasına neden olmuştu.

Bir gayrimenkul balonumuz var mı sorusuna en iyi 2003 sonrası ekonomik büyümemizin kaynaklarını açıklayan bir çerçeve ile yanıt verilebilir gibi görülüyor. Bu açıklama üzerinden ekonomimizde ve ekonomi politikamızda doğru ve yanlış giden şeyleri tespit edebiliriz. Bu ayrım sayesinde makroekonomik istikrarımızı tehdit eden unsurlara dikkat çekerek ekonomik politikayı tadil etmemiz ve doğru olan politikaları da sürdürmemiz kolaylaşacaktır. 2003 sonrası büyümemiz ne tamamen reel kaynaklı ne de tamamen parasal yapaylıktan ibaret. Verimlilik normunun öğütlediği bütünüyle reel kaynaklı bir ekonomik gelişmeye sahip olmadığımız ortada. Şu an ekonominin sağlıklı büyüme kaynakları parasal tahrifatlara karşı bir mücadele vermekte. Benim iddiam o dur ki, reel büyümenin boyutları, şu ana kadar, yapay canlanmanın üstünden silindir gibi geçememiş olsa da, onu bastıracak kadar da güçlü. Bu, bundan sonra da böyle olabileceği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla, gayrimenkul ya da diğer sektörlerdeki potansiyel riskli eğilimlere işaret etmek çok da anlamsız değil. Örneğin, daha şimdiden, Avrupa bölgesinde en çok sayıda gökdelene sahip ülke olmamızın sermaye dağılımında biriken dengesizliklere işaret ettiğini düşünmek mümkün.

Devletin malî sorumluluk anlayışı ile dengeleri çok daha gözeten bir bütçe disiplinine girmesi ve bu sayede özel kesimin 1990’lara nispetle kat kat daha fazla kullanılabilir kaynağa erişebilmesi ülke olarak hepimize kazandırdı. Fakat, TCMB’nin ekseriyetle daha iyi bir ekonomik performansın önünde engel olan parasal manipülasyonları sonucunda da hepimiz kaybediyoruz. Arka arkaya gelen yazılarla olmasa da, gelecek haftalarda bu iddiamın içini doldurmaya çalışacağım.
Yeni Söz Gazetesi, 27 Nisan 2015 

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı