Liberal
Bizi Ayakta Tutan Politika - Ünsal Çetin

Türkiye 80’ler ve 90’lar boyunca iki yakası bir araya gelmeyen devlet bütçelerinin sıkıntısını yaşadı. Hem de bunu sık aralıklarla tökezleyen bir ekonomiye ve gittikçe artan devlet borçları bariz uyarı işaretine rağmen yaptı. Bu fasit döngünün kırılması için 2000’lerin ilk yıllarını, yani denizin bittiğini görmemiz gerekti. Popülizmin, her ne pahasına olursa olsun yeniden seçilmenin, ve hatta tabiri caizse ‘inek ölecek olsa da’ dibine kadar popülüst savurganlıkların sekteryen ve kısa vadeli çıkarlara hizmet ettiği belli idi. Ama uzun vadede kamunun, ya da hepimizin zararına olduğu gerçeği perdelendi veya belki de toplum olarak bu gerçeği pek görmek istemedik. Yunanistan’ın tenezzül edip geçmişte bizden öğrenmemiş olması bugün çok acı çekmesine neden oluyor gibi görünmektedir.  

Kaçınılmaz olan gerçekleşti. Deniz bitti. Ve zaten devletin malı deniz de değildi. Devlet malı, vergi, veya kamu kaynağı, her ne şekilde adlandırırsanız adlandırın, özel kesimden çekilmiş sınırlı kaynaklardı son tahlilde. Yaşadığımız büyük kriz hepimiz için son derece öğretici oldu. Kamu kesiminin savurganlığı, açık bütçeler, kaynakların politik önceliklere göre kullanımı hataydı, yani sağlam bir kamu politikasında ‘yapılmaması gereken’ şeylerdi. Yapılması gereken, doğru politika kendisini çok daha net bir şekilde gösterdi. 2003 sonrasının siyasi iradesi kamu kesimi dengelerini mükemmel bir raya oturtmadı ama büyük bir yol ayrımı olarak adlandırılmayı hak eden çok daha sorumlu ve basiretli bir politika izledi.

Bu politika sonucunda AB Tanımlı Genel Yönetim Borç Stoğumuzun Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı 2002’deki % 74’ten 2014 sonu itibariyle % 35 civarına kadar indi. Genel Devlet Bütçe Açığının GSYH’a oranı ise 2002’de % 10,8 iken, 2014 sonu itibariyle % 1 seviyelerine geriledi. (Mali sorumluluk anlayışındaki bu iyileşme Kamu Net Borç Stoğu ve Merkezi Yönetim Borç Stoğu rakamları üzerinden de açık bir şekilde görülebilir). Bu rakamlar borç stoğunun milli gelire oranının en fazla % 60, bütçe açığının ise en fazla % 3 olmasını gerektiren Maastricht Kriterleri ile kıyaslandığında başarılı bir maliye politikası izlendiğine işaret eder. Türkiye’nin bu iki kıstas açısından durumu OECD Ülkeleri, Euro Bölgesi ve Gelişmekte Olan Ülkelerin ortalama rakamları ile kıyaslandığında da gayet iyi bir resim çizer. Fakat burada ufak bir kayıt düşmemiz gerekir. Ortalama olarak gerçekleşen rakamlardaki bu güzel resim sadece bizim daha iyi bir politika izlememizin değil, bilhassa Avrupa ülkelerinin ‘daha kötü politikaları küresel krizle boğuşma koşulları’ altında izlemesinin de sonucudur. Bizi nispeten daha iyi gösteren şey bizzat Avrupa ülkelerinin çoğunun Maastricht Kriterlerini karşılamaktan uzak oluşu gibi tuhaf bir durumdur.

Kamu kesimi dengelerindeki bu iyileşme ekonomik bünyemizde işleri önemli ölçüde ve olumlu yönde değiştirdi. 2003 sonrası maliye politikası ekonomik politika bütününün en başarılı ve olması gerekene yakın politikasıdır. Bir mali kural benimsenmiş değildir ama hükümet borç yükünün milli gelire oranla azaltılması yönündeki kural benzeri güçlü bir taahhüdü vermektedir. Önümüzdeki yıllarda da dengelerdeki iyileşmeyi sürdüren rakamlar hedeflenmektedir. 2000’li yıllarda kayda değer seviyede özelleştirme de yapıldı. 80’ler ve 90’lar boyunca biz sadece özelleştirmeyi tartıştık. 2000’lerde ise özelleştirmeye başladık. Bu da çok önemli ve ayrı bir yazıda ele alınmaya değer. Fakat maliye politikasındaki söz konusu basiretli politikanın aslında son 13 yıllık süreçte yapılan en büyük özelleştirme olduğunu belirtmemiz gerekli.

Bu politikanın sonucunda devletin ödünç verilebilir fonlar üzerindeki tahakkümü ve aslında kamulaştırması önemli seviyede azalmıştır. Kaynakların 1990’lara nazaran çok daha büyük bir kısmı, verimsiz kamu kesiminden, kar ve zarar disiplini altında çok daha verimli çalışmak zorunda olan özel sektörün kullanımına akmıştır. Bunu suyun çorak ve taşlı budaklı bir araziye değil ama verimli düz bir ovaya akmasına benzetebiliriz. Bu akış ödünç verilebilir fonların özel kesim için gerçekten ödünç verilebilir hâle gelmesi sonucunda gerçekleşmektedir. 2002’deki 230 milyar dolarlık milli gelirin 2014’te 800 milyar dolarlara tırmanmasına kamu politikasınca verilen en büyük destek bu değişimdir. Bankaların ellerindeki kaynakların büyük kısmını devlet borcuna yönlendirdiği bir durumdan, bu büyük kısmı kredi arzını artırmak suretiyle girişimcilerin kullanımına sunduğu ve bu nedenle de faizlerin düştüğü bir yapıya geçiş 2000’li yılların büyümesindeki reel ve baskın nedeni teşkil etmektedir. Sorumlu maliye politikası getirileri bu sayede ekonomi politikasının sorunlu kısımlarının verdiği zararları telafi edecek kadar büyük boyutlardadır. Para politikasının sebep olduğu toplumun yetersiz tasarrufları nedeniyle doğan riskler maliye politikasının tasarrufları ile (en azından şimdiye kadar) tesirsiz kılınmaktadır. Öyle sanıyorum ki, bir AKP/Tayyip Erdoğan nefreti ile “sadece” para politikasının dengesizleştirici tesirlerine bakan ve bir türlü gelmek bilmeyen bir ‘gayrimenkul balonu kaynaklı ekonomik krizi’ bekleyenlerin (ümit edenlerin) ağır hatası resmin bütününe bakma isteksizliği olmaktadır.

Yine de belirtmemiz gerekli. AB Tanımlı Genel Yönetim Borç Stoğunun GSYH’ya oranını % 10’un altında tutma taahhüdünü içeren açık ve basit bir mali kuralın benimsenmesi ve bu hedefin gerçekleştirilmesi özel kesimi daha da büyültecek ‘daha doğru’ bir politika olacaktır. Devlet bütçesini küçültmek, borçlanma seviyesini kısıtlamak, faiz dışı fazlayı artırmak, ve en nihayetinde faiz ödemelerinden arındırılmış bir bütçenin icrası gibi yan hedeflemeler de benimsenebilir. Devletin vergi sistemi halen çok karmaşıktır ve aşırı bürokrasi nedeniyle vergi toplama maliyeti yüksektir. Vergi mevzuatındaki geçici uygulama hükümleri hukuk devleti ilkesini ihlâl etmekte ve keyfi yönetim sahasını genişletmektedir. Vergi affı şeklindeki popülist uygulamalar vergi ve para cezasını zamanında ödeyen vatandaşı cezalandırıcı bir mahiyettedir ve artık tamamen terk edilmelidir. Vergi oranları aşağı yönlü olmak üzere bir birine yakınlaştırılmalı ve vergi çeşitlerini azaltmak diğer bir vergi politikası hedefi olmalıdır.

 

Bu hedeflere yaklaşılan bir Türkiye daha özgür ve daha müreffeh bir ülke olma yolunda önemli bir desteğe sahip olacaktır. 

27 Temmuz 2015, Yeni Söz

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı