Liberal
Fikir Hareketleri Üzerine, Atilla Yayla

Fikir Hareketleri Üzerine, Atilla Yayla

I. Ülkelere Renk, Tarihe Şekil Veren Unsurlar

Ülkelerin siyasî, hukukî ve iktisadî sistemlerinin rengini ve temel özelliklerini belirleyen en önemli unsurun ne olduğu tartışılabilir. Gerçekten, bir ülkenin sınırlı ve anayasal yönetime mi, keyfî/despotik yönetime mi; hukukun üstünlüğüne mi, üstünlerin hukukuna mı; özel mülkiyet ve özgür mübadele üzerine kurulu serbest piyasa ekonomisine mi, bir gurup âkil adamın çekip çevireceği komuta ekonomisine mi dayanacağını kim veya ne belirleyecektir? Soruyu biraz daha genişleterek sormak da mümkün. Neden 19. Yüzyılın egemen siyasî- sosyal söylemleri ile 20. Yüzyılın hâkim siyasî-sosyal retoriği arasında büyük farklılıklar vardır? Niçin insanlık tarihinin en kanlı savaşları I. ve II. Dünya Savaşları olarak 20. Yüzyılda ortaya çıkmıştır? Neden 19. Yüzyıl bir özgürlük 20. Yüzyıl ise bir totaliterizm çağı olarak bilinir hale gelmiştir? Bunu her iki çağdaki siyasî liderler mi, tesadüfler mi, adı bilinmeyen veya unutulan “kahramanlar” ve “fâiller” mi sağlamıştır? Siyasî elitler mi, bürokratik sınıflar mı, gittikçe genişleyen oy hakkının mühim bir güç haline getirdiği seçmen kitleleri mi ülkelere ve yüzyıllara şekil vermiştir? Yoksa tarihin ve ülkelerin şeklini Marksistlerin dediği gibi sınıf savaşları mı belirlemektedir?

Bu çerçevedeki soruların tam, kesin ve herkesi ikna edecek bir cevabının verilebileceğini sanmıyorum. Şüphesiz, burada sayılan ve aklımıza gelebilecek daha başka faktörlerin her birinin ülkelerin ve yüzyılların şekillenmesinde değişen derecelerde etki ve katkısı olmuştur. Ancak, dünyanın geçmişini ve bugününü, ülkelerin rengini, tarzını belirlemede bu faktörlerin hepsinden daha önemli bir unsur vardır: Fikirler/kanaatler. Bugün bilhassa Marksizmin etkisindeki popüler tarih kültürünün bize kaçınılmaz olduğunu, neredeyse insan iradesinin dışında ortaya çıktığını, beşerin irade ve tavrından tamamen bağımsız olarak cereyan ettiğini söylediği bir çok gelişmenin, alt-üst oluşun, hadisenin, hiç de kaçınılmaz olmadığını ve insan iradesinin mutlak anlamda dışında vuku bulmadığını biliyoruz. Özellikle onların ortaya çıkmasında rol oynayan, etkili olan bireyleri, gurupları, organizasyonları buna itenin bir kaçınılmazlık değil, çeşitli faktörler olduğunu ve bu faktörler arasında muayyen fikirlerin, kanaatlerin, anlayış ve algılayışların ve onların etkisiyle ortaya çıkan tercih, karar ve eylemlerin müstesna bir yer işgal ettiğini gösteren pek çok örneğe sahibiz.

Başlangıçtaki sorumuza dönersek, 19. Yüzyılın özgürlük ve serbest ticaretin daha çok saygı gördüğü ve tatbik alanı bulduğu bir çağ olmasının sebebi, önceki yüzyıllarda, yani 17. ve 18. Yüzyılda bu değerleri anlatan, açıklayan, öven, tavsiye eden fikir/ kanaat ortamının baskın hale gelmesiydi. Bu fikir ve kanaatler daha başka faktörlerle birlikte siyasî ve iktisadî alanlarda gitgide daha serbestiyetçi yapılanmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Ve bu kanaat ve fikirlerde Smith, Hume, Ferguson, Mandeville, Burke, Locke gibi filozofların izleri vardı. Buna karşılık, 19. Yüzyıl, özgürlüğü, sınırlı yönetimi, aklın tanrılaştırılmamasını, özel mülkiyet ve serbest ticareti savunan görüşlerin korumacı, planlamacı, total, toplum mühendisliğine dayanan görüşler karşısında gerilediğine şahit oldu. 19. Yüzyılın sonlarına doğru gitgide ağırlık kazanan ve yayılan bu tür görüşler Saint-Simon, Comte, Hegel ve nihayet Marx gibi filozoflardan kaynaklanmaktaydı. Yirminci yüzyılın totaliterizm felaketleri bu filozofların ve onların izleyicilerinin görüş ve icraatları üzerinde yükseldi. Yani, faşist, nazi ve sosyalist totaliterizm birer kaçınılmazlık değildi. Totaliterizmin fikir planında özgürlüğü gerileterek hâkim fikir/kanaat haline gelmesinin günlük hayattaki yansımasıydı ve Hayek’in dediği gibi önlenmeleri pekala mümkündü. 

Fikir adamlarının ve filozofların insanlığın gidişinde ne denli ve nasıl etkili olduklarına birçok yazar tarafından dikkat çekilmiştir. Bu konuyla ilgili belki de en ilginç ifadeler ünlü iktisatçı Keynes’e aittir. Sözlerindeki iddianın en iyi ispatı bizzat kendi meslekî hayatı olan Lord Keynes şöyle demektedir:     

“Siyaset filozofları ve iktisatçıların fikirleri, doğru da olsalar yanlış da olsalar, genellikle sanıldıklarından çok daha güçlüdür. Gerçekten, dünya başka bir şey tarafından yönetilmez. Kendilerinin her (hangi bir) entellektüel etkiden muaf olduğunu düşünen pratik insanlar genellikle bazı müteveffa iktisatçıların köleleridir.” 

Keynes’in 1936’da kaleme aldığı bu ifadeler, fikir adamlarının etkilerini biraz abartmak ve karikatürize etmekle birlikte önemli bir gerçeğe de işaret etmektedir. Fikirler çok güçlüdür. Hakikaten, uzun vadede fikirlerden daha güçlü silah yoktur. Mamafih, fikirlerin gücü sadece filozofların varlığına bağlı olmaktan ziyade fikri geliştiren filozoflarla birlikte o fikirlerin entellektüel izleyicilerine ve onların söz konusu fikirleri yayma, yaygınlaştırma, geliştirme ve günün problemlerine uyarlamadaki başarılarına bağlıdır. Aksi takdirde, Peter Bauer’in dediği gibi, filozofların ve kitaptaki halleriyle fikirlerin önemi bizi vahim biçimde yanıltacak kadar büyütülmüş de olabilir.  Başka bir deyişle, fikirlerin etkisiyle filozofların etkisi aynı değildir. İlki ikincisinden daha geniştir ve varlığını ikincisine borçlu olmakla beraber onu da kapsar. Birçok durumda fikirler müelliflerinin öngördüğünden çok daha fazla ve geniş açılım ve tatbikat imkânlarına sahip olabilir.

Bu yüzden, tesir icra edebilmek için, fikirlerin, izleyicilere ve daha geniş kitlelere götürülmeye, benimsetilmeye ihtiyacı vardır. İşte bu şansı bulan, bu duruma ulaşan fikir ve kanaatler, ülkeleri ve dünyayı etkilemekte, biçimlendirmektedir. Bunun en iyi ispatı İngiltere, ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin sistemlerinin bu ülkelerdeki fikir hareketlerine paralel olarak zaman içindeki dönüşümleri ve genel olarak 19. Yüzyıl ile 20. Yüzyılın temel karakteristik özelliklerinin ortaya çıkış şekli ve sürecidir.

II. Fikir Hareketleri: Tarihî ve Güncel Örnekler

Fikirlerin, yaratıcılarının kafasından çıkıp daha geniş kitlelere ve özellikle ülkelerin kaderini çizmede etkili olan kimselere taşınmasında, o fikirleri benimseyen ve onlar adına ve uğruna fikir mücadelesi yürüten grupların, hareketlerin vazgeçilmez bir yeri vardır. Bu hareketlerin kendi tarihleri aynı zamanda fikirlerin ülkelerin özelliğini belirlemede ne kadar etkili olduğunun mikro örneklerini teşkil etmektedir. İlginç bir şekilde, bu örnekler siyasî yelpazenin her noktasında boy gösterebilmektedir. Bu yazıda bu tür fikir hareketlerinin üçü tarihî, biri güncel dört örneğini kısaca ele alacağım.

A- R. Cobden ve J. Bright’ın Tahıl Kanunları Karşıtı Hareketi

İlk örneğimiz, 19. Yüzyıl İngiltere’sinde Richard Cobden ve John Bright’ın Tahıl Kanunları Karşıtları Ligi’dir. Cobden ve Bright A. Smith’in serbest ticaret fikrini halka taşıyan ve somut bir adım olarak da tahıl ithalatını ağır vergiler koyarak adeta yasaklayan tahıl kanunlarının ilgasını sağlayan bir hareketi yaratan ve yürüten kişilerdir. Cobden ve Brigth tahıl kanunlarının fakir halkı mağdur ettiğini, yoksulların kötü beslenmelerine sebep olduğunu görmüşler ve sadece iktisadî değil aynı zamanda ahlâkî bir savaş açmışlardır tahıl ithalatının yasaklanmasına. Şüphesiz, bu durumda, ithalatın engellenmesinden kazanç sağlayan üreticileri ve onlar tarafından ikna edilmiş veya onlarla ittifak halindeki siyasetçi ve bürokratları karşılarında bulmuşlardır. Tahıl ithalatını yüksek vergiler koyarak engelleyen bu kanunlar ve onların sahiplerine karşı mücadele vermek elbette ki kolay olmamıştır. Bunun için ülke çapında uzun vadeli bir kampanya yürütmek gerekmiştir. Böyle bir kampanya ise hem yüksek bir organizasyon ve ikna gücüne, hem kaynak bulma ve kullanma becerisine, hem de fikirler ve olgular alanında rakiplere/hasımlara üstün gelmeyi sağlayacak bilgi ve birikime ve araştırma kabiliyetine ihtiyaç yaratmıştır.

Bu ikilinin bir araya gelmesi, birlikte her birinin tek başına olsaydı sahip olacağından daha büyük bir etkileme gücüne kavuşmalarını sağlamıştır. Cobden ve Bright adeta soluk almaksızın İngiltere’nin her yerini ziyaret etmiş, her gittikleri yerde toplantılar yapıp davalarını anlatmıştır. Bir süre sonra, onların fikirlerini paylaşanların sayısı artmakla beraber, halkı ikna etmenin hedefe ulaşmada yetersiz kaldığı ve Avam Kamarası’ndaki Toryler (muhafazakârlar) ve Whiglerin (liberaller) toprak sahiplerinin menfaatlerini savunmada bayağı istekli olmaları yüzünden parlamento içinde de etkili olmak gerektiği anlaşılmıştır. Cobden 1841’de parlamentoya girmiştir. Yıl 1845 olduğunda hâlâ ortada bir başarı yoktur. Buna karşılık Cobden ve Bright’ın yürüttüğü muazzam kampanyanın her birine kişisel bir maliyeti de olmuştur. Özel hayatları daralmış, hatta tekstil alanındaki işleri bile bozulmuştur. 1845’de yaşanan bir yağmur felaketi tahıl üretimini vurmuş bu arada İrlanda kıtlığı yaşanmıştır. Bunun üzerine Cobden ve Bright mücadeleyi yoğunlaştırmış ve nihayet çabaları meyve vermiş, 1 Şubat 1849 itibariyle Tahıl Kanunları’nın ilgası kararlaştırılmıştır. Tahıl Kanunları’nın kaldırılması İngiltere’nin refah seviyesinin yukarı tırmanmasının önündeki ciddî bir engeli tasfiye etmiştir.  Kısaca, kararlı, inançlı ve bilgili iki kişinin öncülüğündeki kesintisiz ve çok yönlü bir mücadele İngiltere gibi bir ülkede iktisat politikalarında hayatî bir değişikliğin gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Bu değişiklik, bütün toplumun lehine olmuş ve İngiltere’nin genel refah seviyesi hızla yükselmiştir. Özellikle fakir halk kesimleri bu yenilikten büyük yarar sağlamıştır. Daha ucuza ve daha iyi beslenme imkânına kavuşmuştur. 

B- F. Bastiat’nın Serbest Ticaret Birliği

İkinci örneğimiz, İngiltere’deki Tahıl Karşıtı Lig ile bağlantı halinde olan ve Fransa’da F. Bastiat tarafından ticarette korumacılığa karşı yürütülen serbest ticareti savunma hareketidir. Ünlü yazar, gazeteci, siyasetçi, polemikçi F. Bastiat, serbest ticaret politikalarını teşvik etmek için Serbest Ticaret Birliği’ni kurmuştur. Bastiat’ya göre ticarî özgürlük bütün dünya milletleri için kıymetlidir. Buna rağmen filozof organizasyonunu Ticaret Özgürlüğü Birliği veya Gümrük Tarifelerinin Tedricî Reformu için Birlik şeklinde adlandırmamıştır. Yazara göre serbest ticaret terimi daha iyidir, çünkü bireyin kendi emeğinin ürününü, yani özel mülkiyetini serbestçe kullanma hakkını çağrıştırmaktadır.5 

Bastiat tavizsiz bir özel mülkiyet taraftarıdır ve O’na göre özel mülkiyet medeniyetin temel dayanağıdır. Özel mülkiyetin olmadığı yerde ne medeniyet, ne refah, ne barış, ne saadet varolabilir. Özel mülkiyet aynı zamanda hukukun da kaynağıdır. Hukukun başlıca görevi, adaleti tesis etmek, yani, özel mülkiyeti korumaktır.

Bastiat 1801’de doğmuş, formel bir eğitim almamış ve 1840’lara kadar dikkat çekici bir özellik veya faaliyet sergilememiştir. A. Smith’in ve özellikle ülkedaşı iktisatçı J. B. Say’in serbest ticaretle ilgili fikirlerinin derin tesiri altında kalmıştır. Londra’da yayınlanan gazeteleri okurken Richard Cobden ve John Bright’ın serbest ticaret için yürüttüğü mücadeleyi öğrenmiş ve bundan çok etkilenmiştir. Cobden ve Bright’ın hareketiyle ilgili bütün bilgi ve malzemeleri toplamış ve zamanla Cobden ile yazışmaya başlamıştır. Daha sonra Cobden ve Bright’ı İngiltere’de ziyaret etmiştir.6 Bu olaydan sonra Bastiat yazı hayatında boy göstermeye başlamıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlamış ve ismi yavaş yavaş entellektüel ve siyasî çevrelerde işitilmiştir.7 Bir süre sonra, etkili, üslup sahibi, mücadeleden ve fikrî kavgadan asla yılmayan, özgürlük taraftarı bir yazar ve düşünür olarak temayüz etmiştir. 

Bastiat fikirde olduğu gibi faaliyetlerinde de Cobden ve Bright ikilisinin stratejisini takip etmiştir. Cobden ve Bright’ın serbest ticaret hareketini başkentte değil başka bir şehirde, Manchester’da başlatıp (ki bu yüzden Manchester liberalleri olarak da bilinirler) sonra Londra’ya gitmeleri gibi, Bastiat da evvelâ Bordeaux’da Bordeaux Serbest Ticaret Birliği’ni oluşturmuş, sonra Paris’e geçip 10 Mayıs 1846’da bütün ülke çapında faaliyet gösterecek Serbest Ticaret Birliği’ni kurmuştur. Aynı yılın 29 Kasım’ında Bastiat 4 ila 8 sayfa hacminde ve haftalık Le Libre Exchange (Serbest Mübadele) dergisini yayınlamaya başlamıştır. Ne yazık ki 1847’de korumacılar Fransa’daki gümrük vergilerini %50 oranında azaltacak bir kanunun çıkmasını engellemiştir. Bu, serbest ticaret taraftarlarına çok büyük bir darbe indirmiştir. Bastiat’nın dergisi 16 Nisan 1848’de yayınını sona erdirmiştir. 

J. Powell’a göre Bastiat fikirleri ve fikirlerini hayata aktarma yolundaki çabalarıyla Belçika, İtalya ve İspanya’daki serbest ticaret taraftarlarına ilham kaynağı olmuş, hatta Almanya’da bile etkileri ortaya çıkmıştır.8 Bastiat milliyetçi ve sosyalist korumacılarla, özellikle de Louis Blanc’la şiddetli fikir mücadeleleri yürütmüştür. Bu arada parlamentoya girmiş ve serbest ticaret mücadelesini burada da ve çoğu zaman tek başına, azimle sürdürmüştür. Hukukun yağma aracı olarak kullanılmasına şiddetle karşı çıkmıştır.9 Özgürlüğün insanların doğal bir hakkı ve özelliği olduğunu savunmuştur. Hızla yükselen, zirvesine Marx’la ulaşacak olan ve sınıflar/kesimler arası çatışmanın toplumsal hayatın esası olduğunu savunan görüşlere karşı bütün toplum kesimlerinin iktisadî çıkarları arasında âhenk bulunduğunu ileri sürmüş ve iktisadî gelişmenin herkesin yararına olacağını vurgulamıştır. Bastiat’nın mücadelesi sonraki yüzyılda da özgürlük taraftarlarını teşvik eden bir ışık kaynağı olmaya devam etmiştir. ABD’de, Leonard Read, 20. yüzyılın ilk liberal think tank’larından/eğitim kurumlarından biri olan Foundation for Economic Education’ı Bastiat’dan aldığı ilhamla New York’ta kurmuş ve bu kuruluş çok başarılı çalışmalar gerçekleştirerek günümüze kadar yaşamaya muvaffak olmuştur. 

Frederic Bastiat’nın Serbest Ticaret Birliği’nin amacı kadar yöntemi ve çalışma ilkeleri de ilgi çekicidir ve benzeri her hareket ve bu arada Liberal Düşünce Topluluğu için yol göstericidir. Bastiat’nın kendi ifadelerinden okuyalım: 

“Birliğin hedefinin korumacı sistemin tamamıyla ortadan kaldırılması olması gerçeğinden, onun böyle bir reformun bir gün içinde tamamlanmasını umduğu ve bunun bir tek seçim sonucunda gerçekleşmesini beklediği çıkmaz. Kötüden iyiye ve sunî bir durumdan tabiî bir duruma dönüş için bile, basiret gereği ihtiyatlı olmamız icabeder. Bu icra ayrıntılarını çözmek yetkililerin işidir; Birliğin fonksiyonu temel prensibi yaymak ve popüler hale getirmektir. 

Kullanmak istediği/kullanmaya niyetlendiği araçlar açısından (Birlik) asla anayasal ve yasal yolların dışına çıkmayacaktır.

Son olarak, Birlik partizan olmaktan tamamıyla uzaktır. Herhangi bir endüstri sektörü, sınıf veya bölgenin çıkarı için çalışmamaktadır. O ebedî adalet, barış, birlik, serbest haberleşme, üniversel kardeşlik ve genel refah davasının savunucusudur ve bu dava her yerde ve her bakımdan tüketicilerin çıkarıyla aynıdır.”10 

Bastiat’nın ülkesi Fransa’nın serbest ticarete bakışı ve ticaret politikaları inişli çıkışlı, gelişli gidişli bir seyir izlemiştir, ama Bastiat’nın yaktığı meşale yanmaya devam etmektedir. Avrupa’nın bu en devletçi ülkesinde gittikçe güçlenen bir klâsik liberal damar vardır ve kendisini özellikle entellektüel alanda her daim kanıtlamaya ve yenilemeye devam etmektedir. 

C- Fabian Cemiyetinin Demokratik Sosyalizm Davası

Fikirlerin ve fikir hareketlerinin tesirini anlamamıza yardım edecek örneklerimizin üçüncüsü, farklı bir ideolojik çizgiden, sosyalizmden gelmektedir. Bu, Fabian Sosyalizmi hareketidir. “Demokratik” sosyalizmin en etkili temsilcisi olan Fabian Sosyalizmi 19. Yüzyılın sonlarında İngiltere’de ortaya çıkmış ve 20. Yüzyıl ortalarına kadar etkisini gittikçe artırarak yaşamıştır. 

Fabian sosyalizminin “demokratik”liği liberal demokrasiyi kimi toplumsal problemlerin çözümünde bir yöntem ve bir siyasî idare tarzı olarak kabul etmesinden gelmemektedir. Fabian sosyalistleri de ortodoks sosyalistler gibi devrimci sosyalisttir; yani nihaî hedefleri özel mülkiyetin ve piyasanın ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir sosyalist devrimi gerçekleştirmektir. Fabianların ortodoks sosyalistlerden farklılığı, devrim yapmak için şiddete başvurmaya ihtiyaç olmadığına inanmalarıdır. Ortaya çıktıkları dönemin özelliği oy hakkının genellikle muhafazakârların yaptıkları reformlar yoluyla da olsa sürekli genişlemekte olması ve buna paralel olarak işçi sınıfı mensuplarının sayısının da mütemadiyen yükselmesidir. Fabian sosyalistlerine göre bu iki gelişme eninde sonunda sosyalistlerin oy yoluyla iktidara gelmesini sağlayacaktır. Dolayısıyla, şiddete dayalı bir devrime ve böyle bir devrimin gerektireceği faaliyet tarzlarına gerek yoktur. Sosyalizm demokratik yollarla kurulabilir.11 

Fabian sosyalizminin kurucuları Sidney ve Beatrice Webb’dir. Mensupları arasında H. G. Wells ve G. B. Shaw gibi etkileri yaşadıkları dönemi aşmış isimler de yer almıştır. 1884’de  kurulan ve hiçbir zaman çok fazla üyeye sahip olmayan Fabian Cemiyeti yumuşak ve barışçıl metodu yüzünden İngiliz türü sosyalizmlerden biri (bir diğeri bir tür Troçkizm olsa gerek) olarak görülebilir. Fabianlar şiddete dayalı bir alt üst oluş yerine varolan anayasal çerçeve içinde tedrici reformlar yaparak sosyalizmi kurmayı hedefledikleri için, iki ana alana yatırım yapmayı uygun görmüştür: Entellektüeller ve bürokratlar. Kendilerinin kurduğu London School of Economics and Politics’e ilâveten, başta Oxford Üniversitesi olmak üzere, İngiltere’de ve sonra ABD’de akademik ortamlarda büyük bir ağırlık kazanmışlardır. Fabian Cemiyeti iki savaş arasında İngiliz İşçi Partisi’ni de derinlemesine etkilemeyi başarmış ve yine bu parti aracılığıyla İngiltere’yi önemli ölçüde sosyalistleşmiş bir ülke haline getirmeye muvaffak olmuştur.12 

D- Institute of Economic Affairs ve Canlanan Liberal Düşünce

Son örneğimiz yine İngiltere’den: Institute of Economic Affairs (IEA). IEA 1950’lerin ortasında doğmuş ve yakın zamanların en başarılı fikir hareketlerinden biri olduğu hem destekleyenleri/sevenleri hem sevmeyenleri/hasımları tarafından tekrar tekrar tescil edilmiştir. Ayrıca, dünyanın birçok yerindeki benzer oluşumlar tarafından örnek alınmıştır. Bu yüzden üzerinde biraz daha uzunca durulmasını hak etmektedir. 

IEA’nın iki grup ikili “kahramanı” vardır. İlk ikili 20. Yüzyılın büyük liberal filozofu F. A. Hayek ve IEA’nın bânisi Antony Fisher’dir. İkinci ikili ise IEA’da işleri yaklaşık 30 yıl bizzat yürüten Ralph Harris ve Arthur Seldon’dır. 

1944’de, 45 yaşında, LSE’de hocalık yapan, tanınmış ve kendini akademik çevrelerde kabul ettirmiş bir iktisatçı olan F. A. Hayek Kölelik Yolu adlı kitabını yayınlayarak 20. yüzyılın en büyük fikir savaşını başlatmıştır. Bu savaş, sağ kanadı II. Dünya Harbinde çöken, sol kanadı ise savaştan “canlanıp kanlanarak” çıkan totaliterizme karşı fikir planında açılan, aslında geç bile kalmış bir savaştır. Savaşın ana hedeflerinden biri, İngiltere’de ve Kıta Avrupası’nda entellektüel hâkimiyeti ele geçirmiş olan Fabian sosyalizminin tahtını sarsmak, nihaî hedefi ise özgürlükçü liberal fikirlere 18. Yüzyıldaki ve 19. Yüzyılın başlarındaki entellektüel itibarını ve siyasî ve ekonomik hâkimiyetini kazandırmaktır.

Ancak bu zor, hem de çok zor bir savaş olacaktır. Kollektivizm neredeyse her alanda –yer yer siyasette ve iktisatta fakat kesinlikle entellektüel alanda- iktidardadır. Bütün köşe başları bir tür veya öbür tür kollektivistlerin ve çoğu zaman sosyalistlerin kontrolündedir. O kadar ki, Hayek bu savaşı başlatırken, entellektüel itibarını ve hatta maişetini tehlikeye attığının farkındadır. Nitekim, O’nun kadar büyük bir kafa birkaç yıl sonra ABD’de kendisine üniversitelerde bir kadro bulmakta zorlanacak ve ancak çok az sayıdaki klâsik liberal işadamlarından birinin özel desteğiyle Şikago Üniversitesi’nde yeni icat edilmiş bir kürsüde bir profesörlük kadrosu edinebilecektir. Çünkü O bir klâsik liberaldir; yani öldüğüne inanılan bir ideolojiyi savunmaktadır ve herkesin planlı ekonomiye imanını kuvvetlendirme çabasında birbiriyle yarıştığı bir ortamda piyasacı olduğunu ilân etmektedir. Bu piyasa ve piyasacı düşmanlığı inanılmaz ölçüde derin ve yaygındır ve daha en azından yirmi otuz yıl hüküm sürecektir. Nitekim Ralph Harris “1950’lerde piyasalardan bahsetmek Kilise’de küfretmeye benzerdi” demektir.13 Charles Rowley ise, yirmi yıl sonra, 1970’lerde İngiltere’de, piyasacı olduğu için üniversitesinde  barınamadığını, bu yüzden bir başka üniversiteye geçmek zorunda kaldığını belirtmektedir.14  

Hayek’in sol ve sağ totaliterizme meydan okuyuşu, Kölelik Yolu’nun İngiltere’nin ardından ABD’de basılması ve sonra ünlü ve tirajı milyonlara ulaşan Reader’s Digest dergisinde özetlenmesiyle, dalga dalga yayılmaya ve gitgide daha çok kişiyi etkilemeye başlar. Etkilenen okuyuculardan biri Nazilere karşı İngiliz Hava Kuvvetlerinde savaşan -ve bu savaşta kardeşini de kaybeden- pilot Antony Fisher’dir. Fisher artık ordudan ayrılmıştır. Reader’s Digest devamlı takip ettiği bir dergidir. Kölelik Yolu’nun kafasında çaktırdığı şimşeklerle, kitabın yazarını LSE’de ziyaret eder. Hayek’in fazla hatırlayamadığı, Fisher’in bütün ayrıntılarıyla hatırladığı bu ziyarette, iki genç adam arasında, Hayek’in fikirlerini hayata aktarmada politika yapmanın ne kadar etkili ve yararlı olduğu kısaca tartışılır. Politikaya girerek İngiltere’de  Hayek’in fikirlerine katkıda bulunmayı, yani daha özgür ve daha piyasacı bir İngiltere’nin ortaya çıkmasını sağlamayı düşünen Fisher’a filozofun tavsiyesi politikaya girmeyi teşvik edici değil, caydırıcıdır. Hayek Fisher’a klâsik liberal fikirleri yaymada etkili olacak başlıca yolun politika yapmak değil bir eğitim kurumunu tesis etmek olduğunu söyler.. Ve görüşme sona erer.

Fisher, Hayek’in sözleriyle ikna olmuştur; ne var ki bu tavsiyeyi realize edecek malî birikimi yoktur. Yine de, kafasında ne yapacağını netleştirmiştir. 1949’da Güney İngiltere’de bir konuşmasını dinlediği Ralph Harris’e, günün birinde piyasacı fikirleri savunan bir enstitü kuracağını ve kurduğunda onu enstitüde yönetici olarak istihdam etmek istediğini söyler. Harris ise, o gün gelince bundan memnuniyet duyacağını bildirir. İkili altı sene sonra tekrar bir araya geldiğinde Fisher kızartılmış tavuk işinde çok başarılı olmuş zengin bir işadamıdır. Enstitü kurulur ve çalışmaya başlar. Bir süre sonra, önce “part-time” iki yıl geçince de “full-time” olarak IEA’ya katılacak olan Arthur Seldon bulunur. Çekirdek kadro artık tamamdır. 

İngiltere klâsik liberal mirasın kitaplarda olsun canlı olduğu bir yerdir, zira liberal filozofların çoğu zaten eserlerini İngiliz dilinde vermiştir. Dönemin İngilteresi üzerinde etkisi sınırlı olsa bile başta Oxford ve Cambridge üniversiteleri tarafından olmak üzere, Smith, Hume, Locke gibi filozofların eserleri devamlı yeniden basılmaktadır. O yüzden IEA klâsik eserlerin yeniden basımından ve siyasî sistemin kendisinden ziyade ekonomik model üzerinde yoğunlaşacaktır. IEA yöneticileri bu çerçevede kuruluşun hedeflerini şu şekilde ifade etmektedir: “Mensuplarının, mülkiyet edinme ve elde tutmanın, bireyin serbest rekabetçi piyasalara ulaşabilme hakkına/imkânına sahip olmasının ve güvenli ve dürüst bir para sistemi ihtiyacının ahlâkî temelleriyle birlikte serbest piyasa ekonomisini anladığı bir toplumun ortaya çıkmasını sağlamak...”15 

IEA yöneticilerine göre özgürlükçü ve piyasacı fikirler kütüphanelerin tozlu raflarında kaldıkları (tam da dönemin İngiltere’sindeki durum) sürece bir işe yaramaz. Bu fikirlerin yalnızca üniversite muhitlerinde ve akademisyenler tarafından bilinmesi de yeterli değildir. Daha geniş kitlelere taşınmaları ve ülkenin problemlerine uyarlanmaları şarttır. Bir başka deyişle, İngiltere’nin yakıcı sorunlarına klâsik liberal teoriden türetilmiş somut çözüm önerileri geliştirilmesi gerekmektedir. Yoksa İngiltere dünyanın ilk 4. dünya ülkesi olmaya, yani zengin ve müreffeh bir Batı Avrupa ülkesi olmaktan çıkıp fakirlik ve sefalete geçmeye adaydır. Dünyada piyasacı fikirlere öncülük etmiş, endüstri devrimini ilk yapan bir ülkenin bu duruma düşmesi üzücüdür.

IEA’ya göre İngiltere’de piyasa ekonomisi canlandırılmalıdır. Ancak, serbest piyasayı/mübadeleyi savunurken, onun kaynak tahsisi ve zenginlik yaratma bakımından olduğu gibi ahlâkî bakımdan da alternatiflerinden üstün olduğu gösterilmelidir. Bu yapılmazsa, piyasacı fikirlerin hakimiyet kazanması çok zor olacaktır. İngiltere’nin kollektivist-korumacı-sosyalist politikalardan vazgeçmesi için fikir/kanaat ortamının liberallerin lehine olacak şekilde değiştirilmesi/geliştirilmesi gerekmektedir. Bu uzun vadeli ve zorlu bir entellektüel mücadele demektir. IEA kendisine 20 yıllık bir vade biçer ve işe koyulur... 

IEA entellektüel mücadelesini başarıyla vermiştir. 1956’dan 1976’ya gelinceye kadar, yani etkili olmak için kendine tanıdığı 20 yıllık vade içinde, adım adım hedefine yaklaşmıştır. Yüzlerce çalışma, araştırma, liberal ve serbest piyasacı perspektiften İngiltere’nin sorunlarını masaya yatırmış, analiz etmiş, somut politika önerileri geliştirmiştir. Önceleri kimsenin tınmadığı, bazılarının bilinçli olarak görmezden geldiği IEA zamanla varlığını ve ağırlığını kabul ettirmiştir. Bir zamanlar IEA’ya ve mensuplarına olmadık suçlamaları yöneltenler, zaman içinde kendini IEA’nın müttefiki veya onunla çalışır bulmuştur. IEA entellektüel muhitlerde, gazeteci çevrelerinde, üniversitelerde, politikacılar arasında etkili olmuştur. 2006’da 50. yılını kutlayacak olan IEA’nın, bir bütün olarak değerlendirmeye tâbi tutulduğunda, büyük ölçüde başarılı olduğu görülmektedir. Bu, şüphesiz, IEA’nın mücadelesinin bittiği anlamına gelmemektedir, zira piyasacı fikirlerle korumacı fikirler, bireyci teorilerle kollektivist teoriler arasındaki mücadele hiçbir zaman tam olarak bitmeyecek bir mücadeledir. 

IEA’nın başarısının altında yatan faktörler nelerdir? Aslında bu faktörlerin çoğu, genel olarak bu tür hareketlerin başarılı olmasını sağlayan unsurlardır. Bunların neler olduğunu gerek Ralph Haris –Arthur Seldon  ikilisinin, gerekse IEA’nın bugünkü direktörü John Blundell’in yazı ve konuşmalarına göz atarak anlayabiliriz. 

İlk olarak IEA, çekici, baştan çıkarıcı fırsatlara ve hedefleriyle doğrudan ilgili olmayan meşgale alanlarına direnerek bir think tank/ fikir hareketi olarak çalışmayı ve öyle kalmayı becerebilmiştir. Başka bir deyişle, bu sayede başarılı olmuştur. Hiçbir partiyle, siyasî hareketle aynılaşmamış/özdeşleşmemiş, Fabian sosyalistlerinin yaptığı ve kendilerine çok pahalıya mal olan bir siyasî partiyle aşırı yakınlaşma hatasına düşmemiştir. Fabian Cemiyeti 1945’te bu hatayı işlemiş ve entellektüel alanı süratle boşluğa terk etmek zorunda kalmıştır. Blundell’e göre bu boşluk IEA’nın işini kolaylaştırmıştır. 16 

İkinci olarak, IEA personelinin sürekliliği IEA’nın başarısına önemli katkılarda bulunmuştur. Personel sürekliliği sadece IEA’nın lokomotifi Haris-Seldon ikilisi için değil, hemen hemen her kademedeki bütün personel açısından geçerlidir. Yöneticileri yanında yayın yönetmeni, yönetici asistanı ve kütüphaneci de IEA’da onyıllarca çalışmıştır. 

Üçüncü olarak, IEA’nın faaliyetlerinin sürekliliğinin başarıda önemli payı vardır. Faaliyette süreklilik ancak uzun vadeli mücadele göze alındığında, kısa sürede şöhret, itibar ve zafer kazanmak başlıca hedef haline getirilmediğinde mümkündür. Uzun vadeli düşünme ve hesap yapma aynı zamanda fikrî saflığı kuvvetlendirmekte ve gereksiz uzlaşma ve taviz arayışlarını engellemeye yardımcı olmaktadır. Mamafih, IEA, fikrî saflık yüzünden bir ortodoksiye de düşmemiştir. Liberal gelenek içindeki bütün ekollerden, Virginia Okulu’ndan, Avusturya İktisat Okulu’ndan, Şikago Okulu’ndan ve diğer okullardan veya bireysel kabiliyetlerden ve yaklaşımlardan azamî şekilde yararlanmayı bilmiştir. 

IEA’nın başarısına katkıda bulunan dördüncü faktör, onun yerleşim yeridir. Cobden-Bright ekolünden ve Basitat’nın Serbest Ticaret Birliği’nden farklı olarak IEA hep başkent Londra’da ve merkezî yerlerde konumlanmıştır. Ülkenin coğrafî bakımdan küçüklüğü de merkezî yerleşimi hem kolaylaştırmış hem yararlarını arttırmıştır. 

IEA, Haris ve Seldon arasında harika bir işbirliğine sahne olmuştur. Bu ikili hem uyum içinde çalışmışlar ve hem de nezaketin, enerjikliğin, heyecanın, iyimserliğin ve hayatı gerektiğinde muzip bir çerçeveden görmenin timsali haline gelmiştir. Harris ve Seldon’ın uyumu IEA’nın iç çalkantılardan uzak kalarak bütün dikkatini ve enerjisini ana hedef üzerinde teksif etmesini kolaylaştırmıştır.17 

IEA’nın başarısının bir diğer önemli ve mutlaka söz edilmesi gereken sebebi bağımsızlığıdır. Bağımsızlığın iki ayağı siyasetle özdeşleşmeme ve entellektüel ortodoksi geliştirmeme ise son ve en az ilk ikisi kadar önemli ayağı malî bağımsızlıktır. IEA hiçbir zaman vergi mükelleflerinin parasının peşinde koşmamış ve vergi mükelleflerinin parasını kabul etmemiştir. Kendisine bir bağış yapıldığı zaman da, bu bağışların şarta bağlanmasını kabul etmemiştir. 18 Malî bağımsızlık tek veya çok az sayıda çok büyük bağışçıya dayanmamayı, bağış kaynaklarını mümkün mertebe arttırmayı ve çeşitlilendirmeyi gerektirir. IEA bunu gayet iyi yapabilmiştir.

IEA’nın tecrübesi IEA türünden kuruluşların iki alanda çalışma yapabileceğini göstermektedir. İlki, direkt olarak siyasa üzerinde etkili olma çalışmalarıdır. Bu, siyasayı oluşturanlar üzerinde doğrudan doğruya tesir icra etmeyi gerektirir. İkincisi, temel politikaların belirlenmesinde genel olarak ilk belirleyici unsur olan fikir ortamı ve atmosferi üzerinde etkili olmayı, tesir meydana getirmeyi hedefleyen çalışmalardır. Zaman zaman sıcak olaylarla ilgili çalışmalar yapmak, faaliyetler yürütmek gerekli olsa bile, uzun vadede başarı ilkelerle uğraşmaya, entellektüel malzeme üretmeye, fakat işin bizzat yapılmasını başkalarına bırakmaya bağlıdır. J. Blundell bu konuda Hayek’in görüşlerini şu şekilde özetlemektedir: “Kendilerini yalnızca günlük olaylarla meşgul eden/sadece günlük hadiselerle ilgilenen pratik kişiler uzun vadeyi görüş güçlerini ve dolayısıyla uzun vadede etkili olma şanslarını kaybederler. Bunun sebebi idealist olmamalarıdır. Paradoksal şekilde, sebatkâr, ilkeli ideologlar günlük problemlerin ayrıntılarıyla uğraşan kimselerden çok daha uzun vadeli etki yaratmaktadır.”19 IEA, ilkelerle uğraştığı ve ilkeleri güncele asla feda etmediği için başarılı olmuştur.

III- Fikir Hareketlerinin Başarılı Olma Şartları

Fikir hareketlerinin başarılı olmaları, hatta varlıklarını uzunca bir süre devam ettirebilmeleri belirli şartlara bağlı görünmektedir. IEA’nın hikâyesi zaten bu şartların neler olduğuyla ilgili fikir vermektedir. Mamafih, yazının bu kısmında başarı şartlarının altını konuya özellikle liberal fikir hareketleri açısından bakarak yeniden çizmekte yarar var. 

A-Fikir Hareketleri Fikir Hareketi Olarak Kalmalıdır

Her fikir hareketi, başarılı olmak istiyorsa, fikir hareketi olarak kalmalıdır. Bunun için ise önce fikir hareketi olarak ortaya çıkmalı, öyle olduğunun kat’î bilincine varmalı ve o şekilde kalma konusunda kararlılık ve irade göstermelidir. Fikir hareketleri için bu açıdan iki belirgin tehlike mevcuttur. İlki aşırı aktivist olmaktır. Aşırı aktivistlik, fikir hareketlerinde asıl olan soğukkanlılık yerine anlık haz ve heyecanları uyarıcı ve fakat yavaş yavaş da olsa fikir hareketine zarar verici, hatta onu dönüştürücü kaygan bir ortam doğurur. Aktivistlik heyecanları diri tutar, oysa, fikir hareketlerinin heyecanı diri tutmaktan çok entellektüel ilgiyi canlı tutması gerekir. Şüphesiz, bu, fikir hareketlerinin hiç heyecana ihtiyacı olmadığı ve heyecanın her tür ve dozunun fikir hareketini baltalayacağı anlamına gelmez. Esasen heyecan mutlaka olmalıdır. Bırakın fikir hareketlerini, heyecan hayatın esasıdır. Hayattan heyecan duymayan kişi hayattan çekilmeye hazırlanıyor demektir. Ancak, fikir hareketleri heyecan değil düşünce ocağıdır ve fikir hareketlerinde heyecan hiçbir zaman aklı ve sağduyuyu bastırmamalıdır. 

Fikir hareketlerini bu açıdan bekleyen ikinci tehlike siyasîleşmek, siyasî faaliyeti entellektüel faaliyetin yerine ikame etmek veya siyasî bir hareketin organik parçası haline gelmektir. Entellektüel faaliyetin gerekleriyle siyasî faaliyetin gerekleri birbirinden çok farklıdır ve aynı anda bir çatı altında barındırılamaz. Siyasî faaliyete bulaşırsa, siyaset ve onun siyasî kural, siyasî gereklilik ve oportünizm şeklindeki yansımaları yavaş yavaş fikir hareketinin partizanlaşmasına veya dışarıdan öyle algılanmasına sebep olur. Oysa, partizanlık ve partiler arasında taraf olma fikir hareketinin tesir sahasını daraltır, onu ilkelerin değil günlük olayların, gelir geçer eğilimlerin, sıradan, basit olayların kavgasını yapar hale getirir. Fikir hareketleri fikir hareketi olarak kalmada ve partiler arasında değil fikirler arasında tercih yapmada dikkatli ve ısrarlı olmalıdır. 

Bunu yapmadığı veya yapamadığı için başarısız olan veya yok olan fikir hareketleri vardır. En iyi örnek düşünce tarihinin en mühim fikir hareketlerinden biri olan Fabian Cemiyeti’dir. Daha önce de belirttiğim gibi Cemiyet 1945’te kaderini İngiliz İşçi Partisi’ne bağlamakla büyük bir hata yapmış ve çok geçmeden tesirsiz hale gelmiştir. Ülkemizden verilebilecek örnek 1994-95’te “fırtına gibi esen” ve aniden ölen Yeni Demokrasi Hareketi’dir. Gerçi YDH bir fikir hareketi de değildi, sadece bir heyecan, iyi niyet ve umut yumağıydı. Ama, muazzam bir insan kapasitesine ve eşi az görülen bir heyecan dalgasına sahipti. Bir fikir hareketine dönüşse belki ülkede gerçekten etkili olabilirdi. Lâkin, mevcut halini koruduğu veya siyasileştiği takdirde başarısız olması ve dağılması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. 

Diğer taraftan, esasen modern siyasî partilerin bir fikrin/ideolojinin pür taşıyıcısı/temsilcisi olmaları imkânı yoktur. Partiler, birer koalisyondur; hem fikirde hem beşerî kaynaklarında bir koalisyon. İdeolojik pürlük arayışı aşırıya vardırılırsa parti, parti olmaktan çıkar ve siyasî partilerin fonksiyonlarını icra edemez hale gelir. Her partinin programında bir fikir hareketi açısından doğru ve yanlış şeyler olabilir. Fikir hareketleri partilere ‘ya hep ya hiç’ gözüyle bakamaz. Bütün umutlarını bir sepete, yani sadece siyasete ve siyasette de yalnızca belirli bir siyasî partiye yatıramaz. Bir fikir hareketi için kendi fikirlerini temsil iddiasında olan saf bir partinin olması yerine fikirlerinin birden çok partide temsil edilmesi daha iyidir. Kaldı ki, bir partinin programının bir fikre yakın olması o programın partinin iktidara gelmesi halinde tam olarak uygulanacağının/uygulanabileceğinin garantisi de olamaz. Ayrıca, hiç umulmadık partilerin bir fikir hareketinin ideallerine destek veya köstek olması ihtimali ve potansiyeli vardır. 

İngiltere ve ABD’de devletçiliği pekiştiren birçok adım liberal partiler tarafından atılabilmiştir. Türkiye’de özelleştirme konusunu anayasaya yerleştirmeye sol bir parti, DSP, öncülük etmiştir. Dolayısıyla, fikir hareketleri partizanlıktan, partilerin organik parçası olmaktan, parti mücadelesi yapmaktan veya öyle görünmekten özenle kaçınmalıdır. Her ne sebeple olursa olsun, tersini yapmaları, intihar etmeleri anlamına gelir. Oysa, uzun vadede fikir hareketleri siyasî partilerden çok çok daha önemli ve etkilidir.        

B- Fikir Hareketleri Bütün Dünyayı Yeniden Keşfe Kalkmamalıdır

İkinci olarak, bir fikir hareketi, özellikle liberal bir fikir hareketi, başarılı olmak istiyorsa, dünyayı yeniden keşfetmeye veya yeni baştan yaratmaya kalkmamalıdır. İnsanlığın önceki birikimini bütünüyle red veya inkâr etmemeli, bu birikimden olabildiğince yararlanmaya çalışmalı, her şeyi ben keşfedeceğim/keşfederim sevdasına kapılmamalıdır. Bugün ekseriya ilk defa ortaya çıktığını zannettiğimiz problemlerin çoğuyla atalarımız da karşılaşmıştır. Orijinal olduğunu zannettiğimiz birçok fikir yüzyıllar önce başkaları tarafından dile getirilmiş, enine boyuna tartışılmıştır. Güçlü, etkili bir fikir hareketi olabilmek için önceki nesiller arasındaki bu tartışmalardan, yazılıp çizilenlerden, tecrübelerden istifade etmek gereklidir. Ne kadar akıllı, zekî ve iyi niyetli olursak olalım, bizden öncekileri yok sayarak bir yere varma imkânımız yoktur. Ancak daha önceki insanî birikime dayanarak, onu iyice anlayarak, yorumlayarak ve ona katkıda bulunarak ilerleyebiliriz. 

Bunu yapamayanların fikir hareketi dahi olamayacağının en iyi örneği yine YDH’dır. YDH’da yer alan iyi niyetli bazı entellektüeller bir hafta sonunda bir yere kapanıp “beyin fırtınası” yapmak suretiyle ürettikleri 3-5 sayfayı büyük bir fikrî ürün saymışlar/sanmışlardır. Bu ürünler arasında dişe dokunur olanlar zaten daha önce geliştirilmiş/işlenmiş fikirlere dayandığı, onların bir anlamda uzantısı olduğu için bir anlam/kıymet taşıyabilmiş, diğerleri hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmiştir. Yeni bir ideoloji, yeni bir çizgi üretmek hiç de kolay değildir. Tamamen yeni bir çizgi yarattıklarını sananlar çoğu zaman zaten onlardan önce mevcut olan çizgilerin silik, ruhsuz, renksiz kopyaları olmanın ötesine geçememektedir. 

C-Fikir Hareketleri Mahallîci ve Dar Kafalı Olmamalıdır

Dünyayı yeniden keşfetme tuhaflığına düşmemenin ikinci ayağı dar kafalılığı ve mahalliliği kırmaktır. Mahallîlik ve dar kafalılık çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Kendi ırkımızın en üstün ırk olduğunu, başka ırkların tecrübesinden öğrenecek bir şey olmadığını söylemek mahallîlik ve dar kafalılıktır. Dinimizin bütün iyileri kuşattığını, başka dinlere ve başka kaynaklara –ideolojiler, felsefî akımlar- bakmamıza ihtiyaç olmadığını söylemek mahallîlik ve dar kafalılığın bir diğer türüdür. Benimsediğimiz ideolojinin beşerî hayatın her alanını kuşattığını, başka ideolojilerden ve başka kaynaklardan –dinler, gelenekler, felsefî akımlar vs.- öğrenecek bir şey olmadığını düşünmek de dar kafalılık ve mahallîliktir. Bizim liderimizin her şeyin en iyisini bildiğine, yanılmaz ve değişmez ilkeler vazettiğine, onun sözleri ve ilkeleri dışında her şeyi reddetmemiz veya onlara kayıtsız kalmamız gerektiğine inanmak da mahallîlik ve dar kafalılıktır. Dar kafalılık ve mahallîlik fikir hareketlerini dogmaların savunucusu kliklere dönüştürür. 

Ne yazık ki Türkiye tam bir mahallîlik ve dar kafalılık cennetidir. Bu özellik hemen hemen her kesimde kendini göstermektedir. Bazı liberaller bile zaman zaman bir çeşit dar kafalılık kıskacına düşebilmektedir. Ama dar kafalılık ve mahallîliğin asıl kurbanları çeşitli türleriyle kollektivistler, yani şövenist milliyetçiler, sosyalistler ve İslâmcılardır. Kimi milliyetçilere göre Kapıkule’den ötesinin bir anlamı yoktur. Öte taraftaki herkes bize düşman, her şey yabancı ve kötüdür.20 Kimi sosyalistler ise diğer ideolojilerden, özellikle liberalizmden öğrenilecek hiçbir şey olamayacağı kanaatindedir. Bu yüzden liberalizmi liberal filozoflardan okuyup öğrenerek değil, liberalizme düşman yazarlardan yararlanarak eleştirir, daha doğrusu eleştirdiklerini zannederler. Kimi İslâmcıların çizgisi milliyetçilik ve sosyalizmle bulanmış tuhaf bir çizgidir. Bunlar bir yönüyle devletçidir, diğer yönüyle devletin baskısından şikayetçi.... Hristiyanlığı yayma çabalarını pejoratif çağrışımlı “misyoner” kelimesini bastıra bastıra kullanarak kınar ve bu çabaların önlenmesi için kamu otoritelerini göreve çağırırlar. Diğer taraftan da din özgürlüğünden dem vururlar. Misyonerlerin devletçe bastırılmasını talep ederken, Avrupa’da Müslümanlığın yerli halklar arasında yayılmasından sevinç duyarlar. Bazı İslâmcılar İslâmın her şey için yeterli olduğunu, onun olduğu yerde başka hiçbir şeye ihtiyaç bulunmadığını kabul etmekle kalmazlar, kendi kabullerinin başkalarına da devlet zoruyla benimsetilmesini isterler. Bir dine mensubiyetin insan kimliğini tamamen kuşatıcı ve tüketici olduğunu düşünür ve insanların yalnızca dinî tercihleriyle kimliklendirilmesini isterler. Bu yüzden, meselâ, onların dininde “Müslüman” kavramı sadece bir dine mensubiyeti değil, aynı zamanda siyasî, hukukî, iktisadî bir pozisyonu, bir tavır alışı da işaret eder. Ama işin kötüsü bu tavır büyük ölçüde belirsiz, muğlak ve oynaktır. İster istemez öyledir. Böylece, bu tür İslâmcılar dar kafalılık ve mahallîliğin bir başka örneğini sergilerler. 21

Ç- Fikir Hareketleri Yıkıcı Değil Yapıcı Olmalıdır

Bir fikir hareketinin başarılı olması için yıkıcı değil yapıcı olması, umutsuzluk değil umut aşılaması lâzımdır. Herşeyi yıkmayı öngören bir fikir hareketi geniş toplum kesimlerini korkutur, çok sayıda insanın ve kesimin tepkisini çeker. Esasen hiçbir zaman hiçbir toplumda her şeyin yıkılıp yeniden yapılması gerekmez, üstelik buna imkân da yoktur. Toplumların hepsinde asla yıkılıp yok edilemeyecek, yıkılıp yok edilmesi de icabetmeyecek şeyler vardır. Yıkıp yeniden kurmak değil, varolanı ıslah edip geliştirmek, hataları parça parça tasfiye ederek, yerlerine iyiyi ve doğruyu koymak daha iyi bir gelişme ve ilerleme yoludur. Bu özellikle liberaller için böyledir. Ve liberalizm insanlığa hizmet bakımından kollektivist ideolojilere nispetle çok daha elverişli ve ahlâkî bakımdan da onlardan daha üstün bir konumda bulunmaktadır. 

Bir ırkın diğer ırklara, bir dinin diğer dinlere, bir yaşama tarzının diğer yaşama tarzlarına veya bir sınıfın diğer sınıflara mutlak üstün olduğuna ve bu üstünlüğün kamu otoritesi aracılığıyla tescil ve tesis edilmesi gerektiğine inanan her fikir sekteryendir ve herkesi kapsayacak bir umut halkası oluşturamaz, herkesin lehine olacak şekilde işleyemez. Kendi ırkımızın üstün olduğuna inanan şövenist bir milliyetçilik anlayışı, ülke içinde o ırktan olmayanları yabancılaştırır; başka ırka mensup yabancılar için ise hiçbir anlamı yoktur. Meselâ, Alman Nazizminin, anti-semitizmini bir yana bırakırsak, bir Türk veya bir İngiliz için ne anlamı olabilir ki! Aynı şekilde, kendi dinimizin ancak bizim anladığımız mutlak hakikati, herkese kamu gücü (devlet) tarafından dayatılması meşru ve gerekli olan doğruları kapsadığına inanırsak, bunun sonucu, din içi farklılıkların ve diğer dinlerin bastırılması olabilir. Keza, kendi yaşama tarzımızı, günün Kemalistlerinin yaptığı gibi, tek ve en iyi yaşama tarzı olarak görürsek; diğer hayat tarzlarını da kapsayacak ve o hayat tarzlarına mensup kimseleri de umutlandıracak fikir hareketleri oluşturamayız. Sınıf çatışmasını esas alan sosyalizmin mantığı ise açıkça ortadadır. Sosyalist fikir hareketleri çoğu zaman bir savaş çağrısıdır, bu çağrılar arasındaki fark, yok edilecek kesimin kimler olduğu, ne kadar geniş olduğu ve yok edişte hangi yöntemlerin kullanılacağıdır. 

Buradan çıkartılabilecek sonuç şudur: Kapsayıcı, tüm toplum kesimlerine umut verecek, yapıcı bir fikir hareketi, büyük ölçüde toplumların çoğulculuğunu veri alan, buna saygı gösteren ve hiçbir istikamette bu çoğulculuğu budamayı hedeflemeyen bir fikre dayanmalıdır. Liberaller bu bakımdan daha şanslıdır. Liberalizm topluma büyük ölçüde meta-etik ve meta-normatif bir çerçeve sunmaktadır. Bu çerçeve içinde doğal toplumsal çoğulculuğun yaşaması mümkündür. En azından böyle olması ihtimali çatışmacı ve mutlak üstünlükçü fikir ve ideolojilerin aynı şeyi yapma ihtimalinden daha fazladır. O yüzden, liberal fikir hareketleri sekteryen olmamalı, toplum kesimlerini birbirine karşı kışkırtan bir dil kullanmamalı, insanlara gelecekle ilgili umut aşılamalı, bir kesimin iyiliğini diğer kesimin veya kesimlerin yok oluşunda veya kötü duruma düşürülmesinde görmemeli ve göstermemelidir. Liberal fikir hareketleri aynı zamanda insanî durum ve dünyevî şartlarla ilgili gözlem, tespit ve vaatlerinde dürüst olmalıdır. Daha iyi bir toplum arayışını sürdürmeli, hatta bu bakımdan Hayek’in dediği gibi bir ütopya sunmalı, ama bu ütopyayı kolayca ve bir gecede ulaşılabilecek bir yeryüzü cenneti gibi takdim etmek suretiyle insanların umut ve hayallerini istismar etmemelidir.

D- Fikir Hareketleri Marjinallikten Hâkim Akım Olmaya Geçmelidir. 

Başarılı olmak isteyen bir fikir hareketi kendini marjinal görüş/yaklaşım/akım olmaktan hâkim görüş/yaklaşım/akım olmaya terfi ettirmek zorundadır. Bir fikir ne kadar doğru olursa olsun, çok az sayıda insanın kafasında kaldığı, yalnızca onların ideallerini süslediği sürece onun toplum hayatında fark edilir bir etkisi olmayacaktır. Başarılı olmak kanaat/fikir ortamına hâkim olmaktan geçmektedir. Bunun anlamı bir tarafta devamlı fikir hareketini besleyecek güçlü kaynakların –filozofların, düşünürlerin- varolması diğer tarafta bu kaynaklardan neşet eden fikirleri daha kolay anlaşılır formlara büründürerek daha geniş kitlelere taşıyacak olan kimselerin sayısının mütemadiyen artmasıdır. Bu çerçevede eğitim sisteminde müfredatın belirlenmesinde etkili olmak çok büyük önem taşımaktadır. 

Ülkelerdeki en önemli iktidar alanının siyasî iktidar alanı olduğu kanaati çok yaygındır. Oysa, uzun vadeden bakıldığında en mühim iktidar alanı entellektüel iktidar alanıdır. Başka bir deyişle, entellektüel iktidar alanı birincil, siyasî iktidar alanı talidir. Dolayısıyla, kafalarında ülkeleriyle ilgili belirli kavrayış, ideal ve projeler olan ve siyaseti bunları uygulamanın aracı olarak kullanmak isteyen kişi ve gruplar aslında yine belirli fikir ve akımların temsilcisi veya taşıyıcısı olarak iktidara gelip gitmektedir. Yani, iktidara asıl gelen ve giden, kişiler veya partilerden çok, fikirlerdir. Gerek bürokratik gerek siyasî iktidar makamlarını kullananlar fikirlerin taşıyıcısı, aracı, taşeronudur. Bu yüzden, iktidar mücadeleleri önce fikir alanında verilmektedir. Fikir alanında mücadeleyi kazanamayanların, iktidara gelse veya şeklen iktidar makamlarını işgal etse bile fiilen iktidar olması, yani o ülkeye yön vermesi bir hayli zordur. 

Ulus devletlerle birlikte zorunlu, toplu merkezî eğitimin ortaya çıkması veya daha önceden varolan merkezî eğitimin iyice yaygınlaşması veya kuvvetlenmesi eğitim faaliyetlerini de bu fikirler arası mücadelenin önemli alanlarından biri haline getirmiştir. Milyonlarca çocuğun/gencin standart eğitime tâbi tutulduğu modern eğitim sistemleri, ne yazık ki, her türlü fikrî/ideolojik hareketin gözünü ilk diktiği araçlardan biridir. Bilhassa, özgürlükçülükten uzak, baskıcı ve totaliter akımlar ve rejimler devlet kontrollü ideolojik eğitime olağanüstü önem vermektedir. 

Toplu ve merkezî eğitim faaliyetleri, çok defa, insanların zihnini açmaktan, onları farklı dünyalardan haberdar etmekten, onlara akıl yürütmeyi ve bilgi kullanmayı öğretmekten ziyade, şiddeti değişen beyin yıkamalara dönüşmektedir. Bu problem, bırakın totaliter ülkeleri, demokratik ülkelerde dahi ortaya çıkmaktadır. Çünkü, bu olay, eğitimin niteliği kadar tarzıyla da alâkalıdır. Yani, kamu tarafından finanse edilen, bir merkezî otoritenin kontrolünde olan ve zorunlulaştırılan eğitim, her zaman için tehlikeli bir silahtır. Toplumla ilgili mühendislik planları olanlar hep bu silahı ele geçirmeye çalışır. Bastiat’nın sorduğu gibi: “Neden siyasî partiler eğitimi yönlendirme işini ellerine almak isterler?” Çünkü, Leibniz’in şu sözünü bilirler: “Beni eğitimin idarecisi yapın, dünyayı değiştirme işini üstleneyim.”22 Evet, gerçekten, George Roche’nin Bastiat’nın fikirlerini açıklarken işaret ettiği gibi, “esas mücadele, siyaset sahasında değil, eğitim sahasında verilmek ve kazanılmak zorundadır.”23 Nitekim, 20. yüzyılın en etkili iktisatçılarından Paul Samuelson’un şu sözü de bu bakımdan çok manidardır: “Ülkeleri kimin idare ettiği umurumda değil; yeter ki ekonomi derslerinde okutulan ders kitaplarını ben yazayım.”24

Fikir hareketlerinin eğitim alanına ilgisiz kalması mümkün değildir. Esasen, ders kitaplarına girme becerisini/başarısını gösteremeyen fikirlerin başarılı olma şansı ciddî biçimde azalmaktadır. Ders kitaplarına girmek demek bir fikrin marjinal olmaktan çıkıp ana/hâkim akım haline gelmesi demektir. Bu bakımdan, her fikir hareketi, ister istemez, bilinçli veya bilinçsiz, doğrudan veya dolaylı buna yönelir. Lâkin fikir hareketleri arasında eğitime ve ders kitaplarına yöneliş bakımından farklılıklar olması gerekir ve beklenir. Toptancı, toplumsal mühendislikci, kollektivist fikir akımlarının eğitimin tarzından değil muhtevasından şikayetçi oldukları görülür. Onlar için yanlış olan, kamu tarafından finanse edilen, bireyselliği ve farklılığı öldüren zorunlu ve toplu eğitim değil, bu eğitim sisteminde onların doğrularının öğretilmemesidir. Buna karşılık liberal fikir hareketlerinin bu meseleye bakışı daha farklıdır. Mevcut modern eğitim tarzının kendisi muhtevadan bağımsız olarak hatalı ve tehlikelidir. Tarzın muhteva üzerinde küçümsenemeyecek bir belirleyiciliği vardır. Mamafih, eğitim alanında etkili olma çabasına girişmemek, liberal bir fikir hareketi için kendi eliyle kendisine karşı kullanılacak bir silahı hasımlarına teslim etmek anlamına gelir ve fikir savaşından galip çıkmayı zorlaştırır. Öyleyse, liberal fikir hareketlerinin yapması gereken, bir taraftan eğitimde desentralizasyona gidilmesini talep etmek, diğer taraftan ders kitaplarının muhtevasının belirlenmesinde etkili olmaya çalışmaktır. 

Doğru olması bir fikrin zafer kazanmasına yetmez. Bu çerçevede, doğrunun muzaffer olmak için taktik ve strateji ihtiyacı olmadığını, sadece varolmasının yeteceğini söyleyen J. Milton herhalde yanılmaktadır.25 Belki de doğru, gerçekten, Milton’un dediği gibi, eninde sonunda muzaffer olacaktır. Ama önemli olan sadece doğrunun muzaffer olması değil, aynı zamanda bu zafere hangi maliyetlerle ulaşıldığıdır. Totaliterizmin yanlış olduğunun anlaşılması için 20. Yüzyıldaki korkunç totaliter tecrübelerin yaşanması şart mıydı? Totaliterizmin yanlış felsefî temellere, hatalı bir insan anlayışına, yıkıcı bir toplum mühendisliği nosyonuna dayandığı zaten bilinmekteydi. Gerek Sovyet sosyalizmi, gerekse Alman Nazizmi ve İtalyan faşizmi deneylerinin önlenmesi pekalâ mümkündü. Ama liberalizm bu akımlara önce fikir planında mağlup oldu ve bu ülkeler ondan sonra totaliterizmin pençesine düştü. Meselâ, Hitler’in iktidara gelmesinden önce liberal düzene düşman olan Alman Tarihçi Okulu fikir alanında iktidara gelmişti.26 Özgür olabilmek için özgürlüklerin akıllıca ve yaygın bir şekilde savunulması, bunun ısrarla yapılması ve daimî olarak yapılması şarttır. Hiçbir özgürlük mutlak teminat altında değildir. Ve, Hume’un dediği gibi, hiçbir özgürlük bir anda, yani tek bir meydan muharebesiyle kaybedilmemiştir. 

E- Fikir Hareketleri Her Alana Yayılmalıdır. 

Liberal bir fikir hareketi başarılı olmak için entellektüel mücadelesini bir iki alanda değil hemen hemen her alanda sürdürmelidir. Sadece iktisat ve siyasî düşünce sahalarında özgürlüğü savunmak yetmez, aynı çaba hukuk, sosyoloji, edebiyat, felsefe alanlarına ve sanat ve kültüre de taşınmalıdır. Zira, fikir mücadelesi her yerde cereyan etmektedir. Meselâ, iktisat alanında illiberal fikirleri darmadağın etmek, edebiyat kritiğinde özgürlük düşmanı fikirlerin iktisatta özgürlük lehine etkilenen kimselerden çok daha fazla sayıda insana etkili şekilde taşınmayacağı anlamına gelmez. Üstelik, ilginç bir şekilde, özgürlüğü gerçekten savunan ve belirli bir alanda bir miktar özgürlük bilgisine sahip olanların bir çoğu, başka alanlara gelince rotalarını şaşırarak en baskıcı tavır, fikir ve uygulamalara alkış tutup destek sağlayabilmektedir. Bu kimseler, meselâ, başkalarının özgürlükleri konusunda kendi özgürlükleri için olduğu kadar hassas olamamakta; sanatta özgürlüğü savunurken din özgürlüğüne doğrudan veya dolaylı olarak karşı çıkmakta; siyasî özgürlüğü isterken ekonomik özgürlüğü görmezden gelmekte; kendilerine din özgürlüğü isterken başkalarının din özgürlüğünün bastırılması için davetiye çıkarmaktadır. Bu yüzden, özgürlüğün, sistemli şekilde, her alanda, bilinçle ve ısrarla savunulması ve herkese, her zevke hitap edebilecek kadar zengin bir özgürlük literatürünün oluşturulması gerekmektedir. 

 

Liberal Düşünce, Sayı 28, Güz 2002

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı