Liberal
Küreselleşme ve Onun Muhalifleri Üzerine,Caner Erkân

Küreselleşme ve Onun Muhalifleri Üzerine,Caner Erkân

The Economist dergisi, 29 Eylül 2001’de piyasa çıkan sayısında, küreselleşme ve onun muhalifleri üzerine bir dosya hazırlamıştır. Bu yazıda, bu dosyanın bir özeti yer alacaktır. 

Küreselleşme bir vakıadır; ancak bu sürecin sorunsuz olarak devam ettiğini, bu süreçten herkesin hoşnut olduğunu söylemek mümkün değildir. Bir şemsiye kavram olarak küreselleşme karşıtları olarak nitelendirebileceğimiz bir kesim, bu olgunun çeşitli yönlerden insanlığın hayrına olmadığını düşünmektedirler. Bu kesim, bazı iddialar ileri sürerek düşüncelerini deklare etmektedirler. Önce bu düşüncülerin neler olduklarına, daha sonra da bu düşüncelerle ilgili değerlendirmelere yer verilecektir. 

Küreselleşme karşıtları, küreselleşme ile yoksulluk, dolayısıyla yoksulluk ile terörizm arasında ilişki kurarlar. Küreselleşme karşıtlarının bazıları, küreselleşme deyince sadece Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nü anlamakta ve küreselleşmeye karşı çıkmaktadır. Bir kısım hükümetler, küreselleşmenin iş âlemine geniş imkânlar sağlayıp kendisine bir hareket alanı bırakmadığı düşünerek küreselleşmeye karşı çıkmaktadır. Yine bazıları da küreselleşmeyi, “kârı ön plânda tutup insanları geri plâna ittiği” gerekçesiyle demokratik yönetim açısından eleştirmektedir. 

Küreselleşme karşıtları sadece küreselleşme ve piyasa ekonomisine değil, aynı zamanda “iktisadî büyüme”ye de karşı çıkmaktadırlar. Yine onlara göre, küreselleşmenin insanî boyutu ihmal etmesinde “sorumluluk taşımayan şirketler” önemli ölçüde pay sahibidir; bu şirketlerin kârlarının düşürülmesi için, daha sıkı uluslararası düzenlemelere gidilmesi gerekir. Ayrıca, küreselleşme karşıtları, kâr güdüsünü dünyaya biçim verdiğini, demokrasinin ise bir yalandan ibaret olduğunu iddia ederler. Bu yönüyle de küreselleşme, karşı çıkılmaya müstahaktır. 

Küreselleşme karşıtları küreselleşme sürecinden muzdarip olsalar da, küreselleşme bağlamında gündeme gelen hareketliliğin “görünmez gizli el”in işleyişini gösteren ilginç bir süreç olduğunu belirtmek gerekir. Bu süreçte şirketlerin küreselleşmeye “liberal” oldukları için sahip çıktıklarını sanılır; oysa bu bir yanılsamadan ibarettir. Küreselleşme sürecinde önemli bir yer edinmiş olan şirketler bugün birçok sosyal sorumluluğu üstleniyorlarsa, bundan, onların bu sorumlulukları içselleştirdikleri sonucuna ulaşılmamalıdır. Bugün itibariyle şirketler bu sorumlulukları benimsemiş gözüküyor; ancak, durum hiç de gözüktüğü gibi değildir. Çünkü şirketler, “sosyal sorumluklar”ı kâr tahvil edebileceklerine inandıkları için benimsemektedir. 

Küreselleşme konusunda kötümser olanların haklı oldukları noktalar olsa bile, bu haklılıklarının temel konularda olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Şimdi bu eleştirilerin bir kısmının daha geniş bir şekilde üzerinde duralım. 

Küreselleşme insanların sırtından kâr sağlamaktadır 

Küreselleşme karşıtları, küreselleşmenin hem “özgürlüğü” hem de “demokrasi”yi tahrip ettiğini ileri sürerler. Buna ilâveten başka itirazlar da geliştirmektedirler. Bunlardan birisine göre, küreselleşme ve serbest ticaret (doğrudan sermaye yatırımı), zengin ülkelerdeki işçilerin işsiz kalmasına, sermayenin gittiği gelişmekte olan ülkelerdeki işçilerin de (zengin ülkelerdeki işçilere göre daha düşük ücret alacakları için) sömürülmesine sebep olur. Bu iddia, küreselleşmeye karşı en fazla dillendirilen iddialardan birisidir. 

Diğer koşullar sabit kabul edildiğinde, bu iki iddia da doğru olabilir. Hatta zengin ülkelerde meydana gelecek işsizlik artışı, ücretler seviyesinin aşağı çekilmesini de sağlayabilir. Oysa, örneğin, gelişmekte olan ülkelerde, eğer bu yatırımlar olmasa idi; işsizlik düzeyi daha yüksek olacaktı. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, bir firmanın tek başına ücretlerin düşük olması sebebiyle gelişmekte olan ülkeye gideceğini sanmak, ham hayal olacaktır. 

Yukarıdaki iddiayı ortaya atanlar, gelişmekte olan ülkelerdeki yabancı sermaye yatırımlarının, gerçek gelirlerle toplumda bir artışa sebep olacağını, dolayısıyla ekonomiyi canlandıracağı hesaba katmamaktadırlar. Ayrıca, küreselleşmenin (serbest ticaretin), tüketicilerden yatırımcılara bir transfer olarak görülmesi yanlıştır; çünkü küreselleşme, birileri kaybederken diğerlerinin kazandığı, sıfır toplamlı bir oyun değildir. Küreselleşme ile genel olarak dünyanın yaşam standardı yükselmektedir. Çevre başta olmak üzere, toplumsal refah harcamalarının hayat standardının yükselmesiyle yakından ilişkili olduğu unutulmamalıdır. 

Küreselleşme sabit bir hızla hangi ülkede araba sürüleceğini değil, farklı ülkelerde vites değiştirerek araba sürmeyi ima eder. Bu bağlamda, örneğin serbest ticaretin bir makine gibi düşünülmesi anlamlı olabilir; makine, ürünlerin en az maliyetle en fazla üretileceği mekâna hareket ettirilir ve bu yer değiştirmenin maliyeti sıfır(a yakındı)r. 

Küreselleşme karşıtlarının iddiasının aksine, küreselleşme sonucu gerçekleştirilen yabancı sermaye yatırımları yoksul ülkelerde temerküz etmemektedir. Örneğin, 2000 yılı itibariyle, ABD’nin doğrudan sermaye yatırımının % 81’i gelişmiş/zengin ülkelerde yapılmıştır. Bu yatırımların sadece % 1’i yoksul ülkelerde, kalanı ise orta gelir grubuna dahil ülkelerde yapılmıştır. 

Hızlı teknolojik değişimin yaşandığı ekonomiler ile ihracat ağırlıklı ekonomilerde yüksek ücretli işçilere olan talebin artması, ücretler arasındaki gelir adaletsizliğini biraz daha artıracaktır. İktisadî bütünleşme ve teknolojik değişimin ücretler arasındaki adaletsizliği açıyor olması, hangisinin bu konuda daha etkili olduğu sorusunu akla getirmiştir. Bu soruya, hâkim kanaate göre küreselleşme cevabı verilse de, yapılan bir araştırmada, teknolojik değişimin yüksek ücretli işçilere olan talebi artırmada beş kat daha etkili olduğunu ortaya konulmuştur. 

Küreselleşme yoksul ülkeleri ezmektedir 

Küreselleşme karşıtlarının bir başka iddiası şöyledir. Küreselleşmeden sermaye ihraç eden ülkeler kârlı çıkmakta, diğer ülkeler ise zarar etmektedir. Aslıda bu iddia, yukarıda da belirtildiği gibi, ticareti sıfır toplamlı bir oyun olarak görmekten kaynaklanmaktadır. 

Küreselleşmeye karşıtları iddialarını şu gerekçelere dayandırmaktadırlar: (1) Sadece ihracata dayalı bir büyüme, Asya Kaplanları örneğinin bize göstermiş olduğu gibi, bir yanılsamadan ibarettir. (2) Doğrudan sermaye yatırımı gelişmeye katkıda bulunmaz; hatta sermaye akımının borç şeklinde bir ülkeye geldiği durumda, o ülke için, dışa kapanma düşüncesi daha savunulabilir bir düşünce hâline gelmektedir. (3) Çalışma şartlarının Batıdaki standartlarda olmaması, yabancı sermayenin gelişmekte olan ülkelerdeki pazarlık gücünü artırmaktadır; bu da daha başlangıçta adaletsiz bir durum yaratmaktadır. 

Acaba veriler ne söylemektedir? Her iki görüşü paylaşanların da, bir takım veriler, modeller ortaya koyarak görüşlerini destekledikleri görülmektedir. Örneğin, bazıları, bütün gelişmekte olan ülkelerin serbest ticarete geçmediği bir ortamda ihracata dönük bir gelişmenin sonunun bir hüsran olacağı belirtilmektedir. Gerçekten öyle midir? Sadece bu iddiaya yönelik başka iddialar ortaya atılabilir: (1) Bir sefer, adı geçen ülkelerin, yani orta ve alt gelir grubundaki ülkelerin küresel hâsıla içindeki toplam payı % 5’tir. (2) Eğer bu ülkelerin hepsi dışa açılmış olsalardı, ne olmuş olurdu sorusuna kimse cevap veremez; çünkü böyle bir şey zaten bugüne kadar olmadı. (3) Dışa açık ülkeler üzerine yapılan tahminlerde/değerlendirmelerde, hâlihazırda görülmeyen ihracatın hesaba katılmaması, bu değerlendirmelerin için önemli bir eksiklik anlamına gelir. (4) Bu gibi değerlendirmelerde, sadece genel olarak ihracattaki bir artışın değil, belli bir endüstrinin içinde, farklı bir alanda uzmanlaşmada sağlanan gelişmeler gibi unsurların da dikkate alınması gerekir. (5) Dışa açık ekonomiler arasında, 1950’lerden bugüne kadar dışa açık bir ekonomiye sahip olan ülkeler ile ithal ikamesi politikasını izleyen ekonomiler arasında bir karşılaştırma yapılması önerilebilir.. 

Özetle, dışa açık bir ekonominin önemi, ithal ikameci gelişmenin yerine, bu yenisinin ikamesi, önemle üzerinde durulan bir iktisadî gelişme biçimi olarak farklı kesimlerde dillendirilmektedir. İthal ikameci iktisadî gelişme, kendi kendisini besleyen bir süreçtir. Eğer bir kez bu yola girilirse, ihracata karşı bir önyargı oluşur ve sistemin sürekliliğini sağlayacak mekanizmalar bir şekilde dayatılır. 

İthal ikamesi, rüşvet ve yolsuzluğu da beraberinde getirir. Çünkü ithal ikamesinin devamı, siyasî çevrelerin elindedir. Bu süreç, iktisadî hayatın sürekli daha fazla tahrip edilmesi demektir. 

Dışa açık iktisadî gelişmeye karşı çıkanların bir anlamda devletin de önemli ölçüde söz sahibi olduğu bir iktisadî gelişmeye yöneldikleri dikkate alınırsa, bu düşünceyi paylaşanlara şu söylenebilir: Sınırlı yönetimin temiz olduğunu iddia etmek zordur; ancak sınırsız yönetimin temiz olduğunu iddia etmek ise imkânsızdır. 

Bugün büyük ölçüde kapalı ekonomiye yönelik önyargılar kırılmış olsa bile, dışa açılmanın nasıl olacağı konusunda, önemli sorun alanları bulunmaktadır. Örneğin, büyüme/gelişme dış sermaye ile olacaksa, bu, gelişmenin uluslararası sermayenin insafsız (?) kollarına teslim edilmesi anlamına gelmez mi? Bu şirketler, yerel işgücünü sömürmez mi? Vs., vs. 

Ne var ki, bütün bunlara rağmen, Asya Kaplanları örneğinde olduğu gibi, büyümenin yoksulluğun giderilmesinde önemli bir araç olduğu unutulmamalıdır. Büyümenin, gelişmiş ülkelerdeki gibi yoksulların durumlarını iyileştirmediği iddiası bir yanılsamadır; yapılan çalışmalar böyle bir ayrımın yapılamayacağını ortaya koymaktadır. Afrika’daki ülkelerinin, buraya kadar bahsedilen gelişmelerden en az istifade eden ülkeler oldukları doğrudur; ancak Çin’in bile dünyaya açıldıktan sonra, diğer ülkelerle kendi arasında varolan mesafeyi göreli olarak azalttığı unutulmamalıdır. Afrika’daki yönetimler, ülkelerini, ısrarla dünyaya kapatmaya devam etmektedir. Bunun küreselleşme ile ilişkilendirilmesi ise haksızlık olacaktır. Afrika’nın bu tutumu, küreselleşme sürecinde eşitsizliğin daha da artmasına, bunun da küreselleşmenin bir sonucu olarak algılanmasına sebep olmaktadır. 

Küreselleşme sonucu, üçüncü dünya ülkelerinde, başta çocukların çalıştırılması olmak üzere, önemli sorun alanları mevcuttur. Ancak, bu sorunların temelinde yoksulluk yatmaktadır. Küreselleşme karşıtları, dışa kapanalım derken, bir anlamda, sorunun kaynağının devamını istemiş olmaktadırlar. 

Yabancı sermayenin gelmesi, yoksulluğun bir ölçüde kalkıyor olması, yabancı sermayenin, daha ucuz işgücünü tercih etmeyeceği anlamına gelmez; ancak karşılaştırmanın, bu sermayenin olmadığı, dolayısıyla işsizliği hüküm sürdüğü durum ile başkasının fabrikasında çalışma arasında yapılması gerekir. 

Bu bağlamda gündeme gelen yabancı sermayenin ucuz işgücü kullanımının önüne nasıl geçilebilir? Farklı öneriler getirilebilir: (1) Yabancı sermayeyi yasaklamak: Eğer böyle yapılırsa, küreselleşme karşıtlarının kendi iddialarına göre, yabancı sermayenin gideceği ülkelerde işsizlik artacak; sermayenin bulunduğu ülkedeki işçilerin ücretleri de düşecektir. Bunu küreselleşme karşıtları istemeyecektir. (2) Yabancı sermayeye izin vermek; ancak işçi ücretlerinin yüksek tutulmasını sağlamak: İlk başta mantıklı gelmektedir; ancak yüksek ücret derken, neyi kastediyoruz? Diğer bir ifadeyle, yüksek ücreti belirlerken hangi ölçüt kullanılacaktır? Farklı ölçütler geliştirilebilir: (a) Sermayenin geldiği ülkedeki ücret düzeyi: Eğer böyle olursa, üretkenliği düşük bir işgücüne aynı ücreti ödeyecekse, sermaye o ülkeye neden gidecektir? (b) Sermayenin geldiği ülkedeki ücret düzeyinin altı: Bu zaten eleştirilen bir husustur. Küreselleşme karşıtları tarafından baştan reddedilecek bir öneridir. (c) Âdil ücret: Burada iki sorun ortaya çıkar; âdil ücret nedir ve bunu kim belirleyecektir? Örneğin, yabancı sermaye marjinal verimliliğe göre ücret verirse, âdildir, denilebilir . Ne var ki, gelişmekte olan ülkelerdeki işgücünün verimliliği, örneğin kullandığı makine vb. gibi şeylerden dolayı düşüktür; dolayısıyla ücretler yine daha düşük olacaktır. 

Zihinsel düzeyde yapılan yukarıdaki değerlendirmeleri bir kenara bıraktığımızda, nasıl bir tabloyla karşı karşıya olduğumuza bir bakalım: Veriler, uluslararası sermayenin, yerel ücretlerden daha fazla ücret ödediklerini, bu fazlalığın yoksul ülkelerde iki kat, orta gelir grubu ülkelerde ise 1,8 kat olduğunu ortaya koymaktadır. Durum böyle ise, bu ücretlerin âdil olmadığını ileri süren küreselleşme karşıtları ne yapmak istiyorlar? Yoksa, âdil olmadıklarını iddia ettikleri ücretlerin âdilliği belirleme yetkisinin kendilerine verilmesini mi istiyorlar?. 

Küreselleşmeyle birlikte devletler yok mu oluyor? 

Hemen belirmek gerekir ki, devletler küçülmüyor; hem G-7’ler hem de daha küçük ekonomilere sahip OECD ülkeleri geçen on yıla göre, oransal olarak, millî hâsılanın daha büyük bir kısmını vergi olarak topluyor. 

Küreselleşme karşıtları, büyük şirketlerin varlığına dikkat çekerek, zımnen devletin irtifa kaybettiğini ima ederler. Halbuki bu gerçek değildir; aynı kişiler Bill Gates’in gidip de Uruguay’a veya Luxembourg’a (oranın vatandaşlarına) vergi koyamayacağını biliyorlar. 

Küreselleşmeden, örneğin sermayenin hareketliliğinden istifade eden vatandaşların bunu hükümetlere karşı bir koz olarak kullandıkları durumlarda, hükümetlerin sınırlandığı bir gerçektir. Küreselleşme karşıtları, bu durumu, kâr güdüsünün insanların önüne geçtiği gerekçesiyle eleştirmektedirler. Onlara göre bu durum, vatandaşların iradelerini sınırlandıran bir olgudur. Oysa demokrasi “halkın/çoğunluğun iradesi”ne indirgenemez; aksine demokrasi bir denge firen sistemidir. Eğer demokrasi, küreselleşme karşıtlarının dediği gibi olsaydı; aynı kişiler, çoğunluğun şerefini beş paralık eden/hiçe sayan bir takım kanunların, örneğin tehlike altındaki türlerin korunmasını öngören yasanın çıkmasını önlerlerdi. Ancak önlemediler. 

Bilginin akışındaki küreselleşme, kötüye kullanılabilir; ancak bilgi akışındaki gelişmelerden istifade eden vatandaşların giderek çeşitli politikalar konusunda daha duyarlı olacağı da ileri sürülebilir. 

Bilgi teknolojisi, küreselleşmenin önemli bir parçasıdır. Küreselleşme karşıtları, bu alandaki imkânlardan sonuna kadar yararlanırlarken, kendi kendileriyle çelişmektedirler. 

Küreselleşmenin, iktisadî entegrasyon sayesinde, hükümetin gücünü sınırladığı doğrudur; ancak küreselleşme, hükümetlerin daha rekabetçi bir hâle gelmelerine, örneğin vergi oranlarını düşürmelerine sebep olabilir. 

Demokrasinin manevra alanının oldukça geniş olduğunu, birçok seçeneği içinde barındırdığını, yani kalıplaşmış/değişmez bir yönetim biçimi olmadığını belirtmek gerekir. 

Yukarıda da belirtildiği gibi, devlet, küreselleşme karşıtlarının iddialarının aksine büyüyorsa, bunun sebebi nedir? Diğer bir ifadeyle, küreselleşmeye rağmen, vergiler neden artıyor? Bu artışın birçok sebebi bulunmaktadır: (1) Her şeye rağmen, ulusal sınırların kalkmadığını, devletlerin bu alanda söz sahibi olmaya devam ettiğini belirtmek gerekir. (2) Sermayenin, işgücüne göre daha hareketli olduğu da bir gerçektir; ancak hâlâ şirketin hissedarları değil, şirketlerin sahiplerinin yabancı oldukları gerçeği dikkate alınarak şirketlerin vergilendirilmesi yoluna devam edilmektedir. (3) Ayrıca, insanların normalde rasyonel davranarak, refah harcamalarından vazgeçecekleri, küreselleşme bağlamında vergilerin indirilmesinden hoşlanacakları, gerçekleri yansıtmamaktadır. 

Küreselleşme karşıtları, verimlilikteki artışın, inanılmaz zenginliğin kamu harcamalarla yakından ilişkili olduğu iddia etmektedirler. Eğer kamu harcamaları, küresel düzeyde bakıldığında üretkenliği ve verimliliği artırıyorsa, yatırımların o ülkeye çekilmesine sebep olabilir. Ancak bu görüşün aksini iddia edenlerin olduğunu da belirtmek gerekir. Örneğin, çalışma saatlerinin düşürülmesi üretkenliği düşürecektir. Fakat insanlar bunu bir şekilde destekleyeceklerdir. Küreselleşme, demokrasiyi yok mu saymalıdır? 

Küreselleşmenin, yerel politikalarla çeliştiği, yerel düzeydeki politikaların üretkenliği düşürdüğü söylenebilir. Tersi de doğrudur. Küreselleşme, belirsizliği artırmaktadır. Bu durumda, gelir arttıkça, iddia edilenin aksine, sosyal harcamalar artar; bu hem gelir hem de güvensizlik arttığı için olur. Bu durumda kısa vadede kimin kaybettiği ile uzun vadede kimin kaybettiği (tersi de doğru) iyi bakmak gerekir. Sosyal harcamaların nasıl finanse edileceği sorunu, önemli bir sorun olarak görülmemelidir. 

Küreselleşme ve meşruiyet krizi 

Küreselleşme karşıtları, küreselleşmenin artmasıyla birlikte iktisadî aktörlerin etkileri karşısında siyasî gücün irtifa kaybettiğini, bunun da bir meşruiyet bunalımına yol açtığını ileri sürmektedirler: Siyasî alanın daralması, iktisadî alanın genişlemesine, bu da tercih yapma seçeneklerimizin elimizden alınmasına, sonuçta demokratik sistemin tahribine yol açar. 

Küreselleşme karşıtlarının argümanları şöyledir: (1) Seçmenler cahildir; eğer öyle olsaydı, seçmenler büyük bütçe açıkları, yüksek vergiler vs. istemeyecekleri; dolayısıyla, siyasî partilerin bir daha seçilemeyecekleri anlamına gelecekti. Ancak olup bitenlere bakıldığında bunun doğru olmadığı görülecektir. (2) Seçmenler bugünkü iktisadî gelişmeleri, kerhen desteklemektedir; burada iktisadî süreçlere, demokratik süreçlerden daha fazla önem verildiği görülmektedir. 

Esasında, sorunun temelinde, siyasîlerin başarısızlıklarını küreselleşmeyi günah keçisi ilân ederek sorumluluktan kurtulma isteğinin yattığı söylenebilir. Bu yöndeki gelişmeler üzerinde etkili olan iki sebepten daha sözedilebilir: (1) Avrupa ve Amerika’da solcu partilerin de küreselleşmenin farkına varmaları. Bu partiler, bir taraftan varolan gelişmeler kabullenilirken, diğer taraftan da daha önce sahip olunan değerlerin takipçisi olmak istenmektedir. (2) Komünizmin çökmesi, solcuların dağarcıklarındaki sözcüklerin anlamını yitirmesi. Bu iki gelişme, kendisine üçüncü yol olarak hayat alanı bulma çabası içindedir: “Dünya değişti; ancak değerlerimiz değişmedi.” 

Küreselleşmenin, bütçe açıklarının kapanmasını istediği veya hükümetin elindeki tesislere karşı olduğu da gerçekleri yansıtmaz; yatırım yapacak alan bulması, sermaye için daha önemlidir. 

Bizzat iyi bir şey olarak görülmesinden dolayı değil, rekabetten dolayı vergilerde ve harcamalarda indirime gidilmiştir. Solcu partilerin iktidarda olduğu ülkelerde de benzer gelişmeler olmuştur. Ne var ki, olan bitenin hepsinin piyasanın bir sonucu olduğunu ileri sürmek, mümkün değildir. Çünkü bu yöndeki gelişmelerin siyasîlerin iradesi olmadan olamayacağı unutulmamalıdır. Ayrıca, bu gelişmelerin yanı sıra, bazı alanlarda, örneğin çevre vb. gibi konularda yarışın sıfırdan değil, zirveden (en tepeden) sürdürülmek istendiğini, politikaların buna göre şekillendirildiğini de hatırlatmak gerekir. 

Washington Konsensüsü 

Küreselleşme karşıtları, “Washington Konsensüsü”nü, bankerleri zenginleştiren bir komplo olarak görürler; bu tamamen haksız bir değerlendirme değildir. Örneğin, IMF ve Dünya Bankası’nın temelde vergileri yükseltme ve harcamaları düşürme politikasını kendisine başvuran ülkelere önermesi eleştirilmektedir. Ne var ki, IMF, hiçbir ülkeye zorla gel sana yardım edeyim, dememektedir. 

Bir ülkedeki krizlerin içsel sebeplerini de iyice araştırmak gereklidir. Örneğin, bankaya yatırılan paralara devletin garanti vermesi, yaşanan iktisadî krizlerde önemli ölçüde etkili olmaktadır. Bu haliyle krizlerin, siyasî gelişmelerle ilişkili olduğunu söylemek daha doğrudur. 

İktisadî krizlerin, dışsal bir yardıma gitmeden çözülmesi de önerilebilir; ancak bunun sözde bir çözüm olmaması, iktisadî krizlerle mücadelenin sürüncemede bırakılmaması gerekir. Aksi hâlde, iktisadî kriz, yoksulların da dahil olduğu halkın büyük bir kesimi tarafından derinden hissedilecektir. 

Kısaca, kurumsal olarak IMF ve Dünya Bankası’nın önemli hatalar yaptığı bilinmektedir. Bu iki kurumun lehinde ve aleyhinde yoğun eleştirilere rastlanmaktadır. 

Dünya Ticaret Örgütü üyelerini kim seçiyor? 

Küreselleşme karşıtları eleştirilerini Dünya Ticaret Örgütü’ne de yöneltmektedirler. Onlara göre, IMF ve Dünya Bankası sadece gelişmekte olan ülkelerin için, WTO ise bütün dünya için bir tehdit oluşturmaktadır. 

Burada tehdit olarak görülen ilk şey ticarettir; çünkü, onlara göre, ticaret demokrasiyi tahrip eder. Oysa, iddiaların aksine, WTO yarışa sıfırdan değil, en tepeden başlamayı desteklemektedir. Bunun demokratik taleplerle çeliştiği söylenebilir mi? 

Küreselleşme karşıtları, hiç kimseye karşı sorumluluk taşımayan bürokratların bir dünya tiranlığı kurmaya doğru gittiğini iddia etmektedirler. WTO’nun kurallarının bağlayıcılığı, küreselleşme karşıtlarını, bu durumun anti-demokratik olduğu düşüncesine sevketmektedir. Oysa WTO’nun kuralları, hükümetler tarafından temsil edilen toplantılarda alınmakta, oybirliği şart koşulmaktadır. Ayrıca, 142 üye ülkenin her birisi veto hakkına sahiptir. 

Bir başka yanılgı, WTO’nun belli devletleri koruduğu iddiasıdır. Eğer WTO olmazsa, iki ülke arasındaki ilişkileri ne belirleyecektir? Tabiî ki güç ilişkileri. Bunun belli kurallara herkesin uyduğu WTO kurallarından daha âdil olduğunu iddia etmek oldukça güçtür. Hatta imkânsızdır. 

Küreselleşme karşıtlarının “karşılıklılık” ilkesine yaptıkları vurgu da gerçekleri yansıtmamaktadır. Çünkü ortada, bir tarafın kaybedip diğer tarafın kazandığı, sıfır toplamlı bir oyun yoktur. 

Küreselleşme karşıtları, özellikle büyük işletmelerin, kendi ürünlerinin ihracatını kolaylaştırmak için hükümetlere baskı yapacaklarını iddia etmektedirler. Bu doğrudur. Ne var ki, bu durum, serbest ticaretin değerini azaltacak bir kusur olarak görülemez. 

Son birkaç söz 

Küreselleşmeyle ilgili buraya kadar yapılan tartışmalardan bazı sonuçlar çıkarılabilir: (1) Zengin ülkelerin ticaret kanunları, yoksul ülkeleri tarım ve tekstil gibi sektörlerde sıkıntıya sokacak niteliktedir. Yine çevre ve doğal kaynaklar, küreselleşmeyle birlikte ciddî ölçüde tehdit altına girmiştir. Bu ve benzeri konularda, küreselleşmenin olumsuz yüzünü bizlere gösterdiğinden sözedilebilir. (2) Küreselleşme karşıtları, kapitalizme karşı çıkarken, aynı zamanda, en iyi belki de tek çözüm yolunu da tükettiklerini görmelidirler. Örneğin çevre konusundaki gelişmelerin, zengin ülkelerde, yoksul ülkelere göre, daha iyi durumda olduğu bir gerçektedir. (3) Gelişmekte olan ülkelerin hükümetler, sorumluluk üstlenmeyi ve bu sorumluluklarından dolayı sadece seçmenlerine hesap vereceklerini bilmelidir. Ancak, sorumluluk almayan yönetimler, başarısızlıklarını başka kurumlara/gelişmelere fatura etmeye yönelmemelidir. (4) Küreselleşmenin tercih seçeneklerimizi önemli ölçüde artırdığı unutulmamalıdır.

________________________________________

Burada özetlenen düşünceler ve onu düşünceleri destekleyen verilerle ilgili daha geniş bilgi edinmek için bkz. “Globalisation and its critics: a survey of globalisation”, The Economist, September 29th 2001, s. 1-34.

 

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı