Liberal
Küreselleşmenin Vaadi, Norman Barry

Küreselleşmenin Vaadi, Norman Barry

Giriş

Evrensel kapitalizm hâlâ çok uzak bir rüya gibi gözükmektedir. Marksizm ve sosyalizmin daha aşırı biçimlerinin yaygın bir şekilde reddedilmesine rağmen, serbest piyasanın temel özelliklerine yönelik düşmanlık, serbest piyasanın işleyiş mekanizmasıyla ilgili oldukça az kamusal anlayış ve iktisadî özgürlüğün iddia edilen aşırılıklarını azaltmaya yönelik vaatlerle ilgili efsunkâr bir kampanyayı desteklemeye istekli olma, hâlâ varlığını sürdürmektedir. En son hedef küreselleşme veya serbest ticaretin dünya ölçeğinde doğal (olarak) yayılmasıdır: Siyasî sınırların keyfî engellerin ve çeşitli ulusal kurumların ötesinde malların, hizmetlerin, firmaların, ürünlerin mübadelesi. Piyasanın aşikâr bir şekilde merhametsizce gelişmesi, yerel kültürler, iş çevreleri, çevre ve entelijansiya ile ticaret odaları gibi tamamen meslekî (kısmî) çıkar gruplarının tercih ettikleri diğer gayeler için bir tehdittir. Dolayısıyla, örneğin son zamanlarda, Seattle ve Cenova’daki gibi serbest ticaretin geliştirilmesine yönelik yapılmış geniş katılımlı toplantılarında, dünyanın yoksun olan bölgeleriyle kendilerini ilgili gören Harvard’ın idealist öğrencilerini görmüştük. Bu kişiler, bu gösterilerde, gelişmiş ülkelerin, daha yoksul ülkelerden ucuz çelik ithal etmesini engellemeye çalışan inatçı çelik birliği patronlarıyla ittifak yapmışlardı. Moderniteye yönelik ortaklaşa ve şiddetli sayılabilecek bu saldırı, sofistike mobil telefonlar ve  elektronik çağın diğer cihazlarının kullanımıyla koordine edildi. Ama anakroniktik hareketler siyasî arenada başarılı olmuştur: Başkan Bush, çok kısa süre önce, Amerika’ya yapılacak çelik ithalâtı üzerine ağır gümrük tarifeleri koydu. Küreselleşme karşıtı kışkırtıcıların, bu durumun, daha yoksul olan ülkelere zarar verdiğini fark edememiş oldukları gözükmektedir.

Ama, küreselleşme veya protestocuların mantığı hakkında yeni bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Küreselleşme, basitçe, piyasanın ilkelerinin daha geniş alanlara genişlemesidir; ve onun karşıtları açık sözlü devletçiler ve sosyalistlerdir. Küreselleşme, daha az zarif ismiyle, Friedrich von Hayek’in “genişle(til)miş düzen (entended order)” dediği şeydir. Adam Smith, oldukça uzun bir süre önce, ilerlemenin ve zenginliğin sınırlarının piyasanın sınırlarıyla belirlendiğine işaret etmişti. Bu sınırlar, serbest ticarete yönelik keyfî, siyasî olarak belirlenmiş engellerdir. Bu sınırlar, uzmanlaşmanın ve işbölümünün avantajlarına yönelik sınırlar anlamına gelir. Öyle ki, insanların her grubu yapmak istediği en iyi şeyi yapmaktan alıkonulur ve insanoğlunun doğal gelişimi dumura uğratılır; ve bu da durgunluk ihtimali demektir. İki ülke, sadece, eğer karşılıklı avantajları varsa birbirleriyle ticaret gerçekleştirir: A ülkesi, pamuğu, B ülkesinden daha ucuza üretebilir; buna karşılık B ülkesi, buğdayı, ekonomik olarak A ülkesine göre daha ucuza üretir. Eğer bu ülkeler ticaret yaparsa, herkesin refahı artırılmış olur. Zenginlik altın veya yabancı para birikimiyle değil, ticaret kapasitesinin genişletilmesiyle elde edilir.

19. yüzyıl İngiltere’sinde, ucuz yabancı buğdayın ithalâtı, içeride üretilen buğdayın fiyatı belli bir düzeye ulaşana kadar yasaklandı. Bu, İngiliz toprak sahipleri ve çiftçileri için çok güzeldi; ama başka kimseler için çok kötüydü. Bunun gibi bir şey, bugün, Avrupa Birliğinin Ortak Tarım Politikası şeklinde uygulamadadır. Tabiî ki, modern dünyada, dış rekabet tarafından tehdit edilen endüstrilerde çalışanların kendi menfaatleri için siyasî sistemi maniple etmeleri ve maksatlarını desteklemek için sosyalizmin retoriğini kullanmaları aynı ölçüde ihtimal dahilindedir.

Küreselleşmeye Saldırı

Küreselleşmeye karşı olanlar, küreselleşmeden dolayı, dünya ölçeğindeki yoksulluğun dramatik bir şekilde armış ve ülkeler arasındaki eşitsizliğin insafsız ve sürdürülemez düzeylere ulaşmış olduğunu iddia ederler. İktisadî olarak Batı’nın ve onun fikirlerinin yayılması, gelişmekte olan ülkelerin hem sefaletine hem de çektikleri ıztıraba katkıda bulunmuştur. Görülüyor ki, dünyadaki insanların milyarlarla ifade edilen büyük bir kısmı, günde 1 ABD dolarından daha az parayla hayatını sürdürmeye uğraşır; buna karşılık, dünya nüfusunun % 20’den daha azı, onun zenginliğinin % 85’ine sahiptir. Ayrıca, Batıda geliştirilen teknolojiler hızla kaynakları tüketmekte ve çevreyi kirletmektedir.

Batı, başarısını âdil yollarla değil, sistematik bir şekilde dünyanın kalan kısmını, özellikle en az gelişmiş bölümünü sömürerek elde etmiştir. Özellikle Amerika, en yoksul ülkelerin kötü durumundan sorumlu tutulmaktadır. Amerika, güya piyasaları düzenlemek ve yoksun olan ulusları umutsuz yoksulluğa sürüklemek için gücünü kullanmıştır. Avrupalı ülkeler, kendince haklı bu öfkeden biraz daha az sıkıntı çekmiştir. Bu, büyük ölçüde, Avrupa ülkelerinin entelektüellerinin, gelişmekte olan ülkelerdekilere göre, sadece, daha mantıklı bir şekilde Amerikan karşıtlığı içinde olmuş olmalarındandır. Ne var ki, Avrupa ülkeler de geleneksel olarak sömürgeci ülkeler içinde bir tasnife tâbi tutulmuştur. Hatta Batı’ya karşı yöneltilmiş eleştirilerin bazılarının, ironi olarak, bazı haklı yanları da vardır. Ne var ki, bu haklılık, küreselleşme karşıtlarının ortaya koydukları sebeplerden değil, küreselleşmenin iktisadî hayatın her alanına kadar genişletilmesi konusunda Batı’nın başarısız kalması ve bunun da gelişmekte olan ülkelerin sefaletinin sürmesine katkıda bulunmasından kaynaklanır.

Teoriye göre, serbest ticaretin yangınlaşması zenginliği artırmalıdır. Küresel kapitalizmin en ateşli savunucusu Johan Norberg, dünya ticaretinin küreselleşmesinin yaratıcılıklarını, girişimci yeteneklerini geliştirmek ve yeni piyasalar keşfetmek için bireylere fırsatlar yarattığını söylemektedir.[1] Daha yoksul olan ülkeler, bunu, dış yardımlara daha az bağımlı ve daha iktisadî bir şekilde yaparlar. Çünkü dış yardımlar, genellikle yoksun olan insanlardan daha çok asalak yöneticilere gitmektedir; yine bu yardımların, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için değil de savaş silâhlarını satın almak için harcanması ihtimali bulunmaktadır. Bu yardımların yolsuzluklara kurban gittiği zaman bu ülkelerdeki yönetimler, zenginliğin kanunlarla ve düzenlemelerle yaratılabileceği inancına kapılarak, Batının en kötü stratejilerinden bazılarını kabul etmişlerdir.

Bununla birlikte, insanlardan kaynaklanan birçok engellere rağmen, en az gelişmiş ülkeler, son on yıllardaki zenginlikten pay almışlardır. O derece pay almışlardır ki, tam yoksulluk içindeki dünya nüfusunun oranı, % 30’dan % 20’ye düşmüştür; ve bu gelişmelerin çoğu, dünya ticaretindeki büyümeye isnat edilebilir.[2] Çin ve Hindistan’ın başarı hikâyeleri, burada söz edilmeye değerdir. Çin hâlâ baskıcı bir siyasî rejime (komünist rejime) sahip olsa da, ekonomi geniş ölçüde özelleştirilmiştir. Hindistan, esasında (hâlen) liberal bir demokrasiye sahip olsa da, sıkı düzenlemelerden, ithalât kontrollerinden ve piyasa üzerindeki diğer müdahalelerin fazlalığından yıllarca zarar gördü; ama bu ülke, bugün, hatırı sayılır ölçüde liberalleştirilmiştir. Hindistan ve Çin’in elde ettiği göreli zenginlik, şüphe yok ki, tarihî Dünya Ticaret Anlaşması’yla gündeme gelen serbest ticaretten kaynaklanmaktadır.

Küreselleşme karşıtları, şüphesiz, Hindistan ve Çin’deki gelişmelerin çoğunun dünya ticaretinin liberalleşmesinden önceye rastladığını ve teknolojik yatırımların bir sonucu olduğunu söyleyeceklerdir. Artan zenginlik, çeşitli liberalleşme türlerinin bir sonucuydu; ve bunlardan en önemlilerinden biri de daha serbest ticaretin ortaya çıkmasıydı. Diğer gelişmeler ise yenilik yapmağa ve girişimciliğe verilen gecik(tiril)miş teşvikler ve düzenlemelerin hafifletilmesiydi. Çin ve Hindistan’ın başarısının bütün sebepleri devletten değil, piyasadan kaynaklanır.

Küreselleşme karşıtlarının argümanlarını teknolojik determinizme dayandırmaları da mantıksız olacaktır; çünkü, teknolojik yatırımlarına rağmen, çok çok az ilerleme kaydetmiş birçok ülke vardır. Bu tür ülkelere, Sovyetler Birliği ve Afrika ülkeleri örnek gösterilebilir. Ticaret, çoğu kere, talebi olmayan malların üretimi için fabrika ve ekipmanların inşasını içeren “yatırım”dan çok daha önemlidir. Afrika’daki yatırımlar, çoğu kere, aşırı işgücünün olduğu yerlere yapılır. Çok sayıda çalışma, iktisadî büyümenin, ticaret oranının gayrisafi yurtiçin hâsıla (gross domestic product)’ya oranı yüksek olmuş olan ülkelerde olma eğiliminde olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bununla birlikte, dünyada çok sayıda yoksul bulunmaktadır ve tarihî ve iktisadî sebeplerden dolayı, gelişmekte olan ülkelerin Batı’yı yakalaması çok uzun bir süreyi alacaktır. Bugünkü olaylardan çıkarılabilecek derslerden birisi şudur: Küreselleşme, gelişmekte olan ülkelerin sefaletine katkıda bulunmamış olsa da, yeteri kadar başarılı da olamamıştır. Gelişmiş Kuzey ile geri kalmış Güney arasında, özellikle tarımda, serbest ticaretin önünde hâlâ çok fazla sayıda engel bulunmaktadır. Başarılı ekonomilerin tarımsal korumaya her gün yaklaşık olarak bir milyar ABD doları harcama yaptıkları gerçeği, nadiren dikkate alınan bir gerçektir. Bu ülkelerde, gelişmekte olan ülkelerin göreli olarak bir avantaja sahip olacakları ürünlere harcama yapılmaktadır. Ama yönetimler, bu yöntemi, dünya ekonomisinin anonim bireysel yurttaşlarının gayelerini ve isteklerini geliştirmek yerine, içerdeki bildik ve güçlü menfaat gruplarını yatıştırmak için siyasî olarak daha cazip bulur. 

Eşitlik Saplantısı

Eşitlikle ilgili bütün veriler doğal olarak tartışılabilir; ve gelir farklılıkları veya toplumdaki başka tür eşitlik ya da eşitsizlik türleri hakkında eşitleştirmeciler ile onların muhalifleri arasındaki tartışmayı sona erdirebilecek objektif gerçekler yok gibi gözükmektedir. Yoksulluk hakkındaki veriler, bütün sorunları çözme ihtimali olmasa da, üzerinde en kolay değerlendirme yapılabilir veriler gibi gözükmektedir. Bütün mantıklı gözlemciler, yoksulluğun azaltılmasında, birazcık yavaş olsa da, bazı iyileşmelerin elde edilmiş olduğuna katılıyor gibi gözükmektedir; ama dünya az veya çok eşit mi oluyor? Hatta, küreselleşmeye doğru bir hareketin eşitsizliğin artmasına sebep olmamış olduğuna işaret eden sürekli artan bir veri tabanının varlığından söz edilebilir. Dünya Bankası’nın yeni bir çalışması, 1970’li yıllarda zirveye ulaşan eşitsizlikte bir azalışı ortaya koymaktadır.[3] Ne var ki, bu azalış, bir ülke içindeki eşitsizliklerin azalması değil, ülkeler arasındaki eşitsizliklerin azalmasıdır. Önemli bir nokta, Çin ve Hindistan ile dünyanın kalan kısmı arasındaki eşitsizliğin azalmasıdır (Çin ve Hindistan, Güney Amerika ve orta gelir grubundaki ülkeleri hızla yakalıyor); ve bu, bu ülkelerde devam eden hızlı sanayileşmeyle ilgili olmalıdır.

Ama bir kimse şu soruyu sormalıdır: Eşitsizlikle ilgili aşırı ilgi nereden kaynaklanmaktadır? Çok yoksul olanların ıztıraplarından kurtarılmaları, bu insanların birtakım soyut eşitlik hedeflerinin peşinden koşmalarından daha mı önemsizdir? Gerçekten, eğer iktisadî refahın tamamının yükseltilmesine imkân sağlayacak doğru teşvik sisteminin kurulması zorunlu ise, eşitsizlikte bazı artışlar gerekli olabilir. Eğer girişimciler ile yenilikçilerin bazı gelişmelere imza atması ve hepimizin bunlardan fayda sağlaması isteniyorsa, bu kişiler, eşitsizlik saikine ihtiyaç duyarlar. İki yüzyıl önceki İngiltere, bugünkünden daha eşit bir ülkeydi; ama biz hangi çağı onaylamalıyız? Elbette, bugünkü dünyayı: ve burada önemli nokta, en kötü durumdakilerin, şimdilerde, iktisadî olarak bugüne kadarkilerden daha iyi durumda olmasıdır.

İktisadî kalkınmanın her zaman eşit olacağına işaret etmek gerekmektedir. Bir iktisadî süreçten kaybedenlerin yanı sıra kazananlar da olacaktır. Ve ne kazananlar ne de kaybedenler, baştan, bazı uzman planlamacılar tarafından belirlenemez. İktisadî hayat sürekli bir istikrarsızlık hâlindedir; böylece, bugün kârlı olan bir etkinlik yarın kâr getiren bir etkinlik olmaktan çıkabilir. Bu, maalesef, bütün ülkelerin servetlerinin piyasanın değişik olaylarından dolayı, iyi yönde veya kötü yönde, etkileneceği anlamına gelir. Sadece bireyler değil, aynı zamanda bütün ülkeler, değişime ve belirsizliğe uyum sağlamak zorundadır. Ama sadece uygun (bir şekilde) küreselleşmiş iktisadî rejimler, bu uyumun etkin bir şekilde olduğu rejimler olabilir.

Giderilmesi Gereken Bazı Şüpheler

Çoğu kere, yeni endüstrilerin biraz güvenlik içinde gelişmelerine imkân sağlayacak birtakım şartlar dikkate alındığında, korumanın gerekçelendirilebileceği söylenir. Eğer bu endüstriler, daha başlangıçta gelişmelerini önleyebilecek uluslararası serbest ticaretin insafsızlığına çok hızlı bir şekilde maruz bırakılırsa, bu ülke sanayileşmeden mahrûm edilmiş olacaktır. Açıkçası, uzun vadede, hepimiz bundan zarar göreceğiz. Bu, yani “bebek endüstriler” tezinin başlangıcı, 19. yüzyılın ortalarına kadar geriye gider. Ama bu tezin iktisadî açıdan muteber sayılabilecek bir tarafı yoktur. Zayıf veya etkin olmayan bir endüstrinin korunması kararı, başarılı iktisadî etkinliklerin aleyhine olacak şekilde alınır. Yönetim, hangi endüstrilerin “uzun vade”de başarılı olacağını nasıl bilir? Bu hayalî nirvanaya erişilmeden önce, tüketiciler, haksız bir şekilde cezalandırılmıyorlar mı? Tüketiciler, en ucuz fiyattan malları satın almaktan alıkonulmaktadırlar.

Ama, bu saf iktisadî argümanlar ikna edici olmasaydı bile, “bebek endüstriler” olgusu maalesef ortaya çıkarılır. Bu, her zaman kamu yararına hareket eden, akıllı, (aynı anda) her yerde hâzır ve nâzır, âlicenap bir yönetimin varolduğu düşüncesine dayanır. Ama kamu tercihi teorisi, bize, yönetimin tarafsız olarak eylemde bulunmadığını söylemektedir. Yönetim, her zaman kişisel yarar çerçevesinde hareket edecek; genellikle, iktidarda kalmak ve istihdam içindeki destekçilerini yerlerinde tutmaya gayret gösterecektir. Yönetimlerin davranışlarını etkileyen bu apaçık saikler, yönetimleri, kamu yararına olmayan kararlar almaya itecektir. İktisadî olarak yanlış olan “bebek endüstriler” her zaman korunacaktır.

Eğer gelişmekte olan ülkeler, küreselleşmenin avantajlarından yararlanmak istiyorsa -ki bu zenginliğe giden tek emin yoldur-, denizaşırı yatırımcıları cezbeden bir şeyler yapmalıdır. Umutsuz yoksulluğun hâlâ hüküm sürdüğü alanın Afrika’nın alt bölgesi olduğu hemen fark edilebilir. Öyle ki, bu bölge, hukuk ve düzenin varolmadığı bir bölgedir; bu bölgelerdeki yönetimler, yönetilenleri rahatsız eden yağmacılardan daha da acımasızdır; bu bölgelerdeki toprak ve doğal kaynaklar, eşkıya ve soyguncuların keyfine göre at koşturdukları ortak mekânlar haline indirgenmiştir. Hindistan ve Çin, doğrudan yabancı sermayeyi çekmede başarılı olmuştur; çünkü bu ülkeler, iktisadî muameleler için güvenlik sağlamış ve ticaretin zenginlik sağlayacağı hukukî bir altyapıyı garanti altına almıştır. Ama, Afrikalı yönetimler, çoğu kere, kendilerini zenginleştirmeleri için daha fazla zaman harcamak yerine, anlamsız Batı-karşıtı propagandanın arkasına sığınarak ve ülkelerini yabancı sermayeye düşman yerler hâline getirerek, vicdanlarındaki acıları dindirmeye çalışmışlardır.

Küreselleşme, muhalifleri olmadan varolmamıştır; ama bu muhalifler, tamamen aynı kişiler olmuştur; bu kişiler, piyasa teorisinin bireyselciliğine hiçbir zaman güvenmemiş, piyasaların, pratikte, yerleşik kurumlara yönelik bir tehdit oluşturmasından korkmuş ve her zaman, güya bir bütün olarak ülkeye yönelik bazı faydaları olan endüstrileri ve girişimleri korumak için devleti kullanmış kişilerdir. Bu kişiler, özellikle, “Macdonald kültürü”nün yaygınlaşmasından hoşlanmazlar; aksi hâlde, tarihî kasabaların alışkanlıkları, ucuz fast food restoranları tarafından tahrip edilir. Özellikle Fransızlar bu konuya duyarlıdırlar. Onlar, kültürel tarihin ve Fransız edebiyatının, Amerikanlaşma ve İngilizce tarafından tehdit edilmesi konusuna çok fazla ilgi duyarlar. Piyasa ve genişle(til)miş düzen, hiçbir sınır veya sosyal farklılık tanımadığı için, gerçek değeri fiyatlarla ifade edilemeyecek olan değerli toplumsal pratiklerin, sürekli olarak küreselleşmenin kuşatması altında olduğu söylenir.

Bu iddiaların bir kısmı sadece estetik konularla ilgilidir ve rasyonel bir değerlendirmeye tâbi tutulamaz. Ama, eğer bazı insanlar gerçekten geleneksel pratikleri tercih etselerdi, “Mandonald kültürü”nü boykot ederek tercihlerini ortaya koyarlardı. Ama bu olmamıştır; ve bir kimse, küreselleşme karşıtlarının piyasanın tahribatından korumak istedikleri kültürel pratiklerin, sadece -ister sosyalist isterse muhafazakâr olsun- elitlerin tercihleri olduklarına ihtimal verebilir. Ve gerçekten tarihinin ve bir topluluğun ortak deneyiminin tâ derinliklerinde kökleşmiş olan kültürel pratiklerin, anonim piyasasının şiddetli saldırılarına karşı oldukça güçlü oldukları ispatlanmıştır. Küreselleşme karşıtları, gerçekten, tipik uzak Doğulu kültürlerin ruhsuz piyasa tarafından bozulmuş ve geleneksel dinlerin tüketimcilik karşısında güçsüz kalmış olduğunu mu varsaymaktadır? Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâmiyet, Hinduizm gibi bütün büyük dinlerin, geleneksel olarak piyasa taraftarı olmuş olması gerçeği dikkate alınırsa, bu dinlerin, küreselleşmenin iddia edilen sorunlarıyla baş edebilmeleri için sadece çok az bir uyum çabası içine girmesi gerektiği bir vakıadır. (Ne var ki, bu dinlerin Marksizm virüsüyle bozulan modern sapmalarının, piyasa taraftarı olmaktan geçici olarak uzaklaştıkları unutulmamalıdır.)

Küreselleşme, aslında, çevreye yönelik bir tehdit değildir. Eğer bir kimse sosyalist plânlama tarafından verilen zararları kapitalizm tarafından verilenlerle karşılaştırırsa, kapitalizmin oldukça mutedil bir iktisadî rejim olduğunu görür. Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki toprakların ve doğal kaynakların ekilip biçilen kısımları, sosyalizm tarafından tahrip edildi. Kapitalizm, sadece, üreticilerle ilgili iyi çevresel standartların hayata geçirilmesinde kullanılabilecek, tahmin edilebilen bir kurallar setini gerekli kılar. Zaten, bu yönde hatırı sayılır ölçüde bir ilerlemenin elde ediliyor olduğundan söz edilebilir. 

Sonuç

Küreselleşmeyle ilgili eleştirilerin en çarpıcı özelliği, bu çerçevede ileri sürülen eleştirilerin hiçbirisinin yeni olmamasıdır; bu eleştiriler, piyasa karşıtı dogmaların uzun bir listesinden ibarettir. Yine, uluslararası ticaretin yaygınlaşmasının savunulması çerçevesinde söylenebilecek temel şeyler, piyasanın verimliliği ve rasyonelliği hakkındaki geleneksel, zamanla olgunlaşmış argümanlardan ibarettir. Küreselleşmeden hoşlanmayanlar, mantıksal olarak, genellikle piyasaların lehinde olamazlar; hatta küreselleşme karşıtlarının çoğu Marksist’tir. Çünkü küresel mübadele sistemi, en küçük –minicik- piyasalarla aynı mantığa sahiptir. Ama küreselleşmenin son muteber özelliği, belki, insanoğlunun özgürlüğüne yaptığı katkıdır. Genişle(til)miş piyasa, belki, insanın, devletin tahribatlarından kaçınmak için keşfetmiş olduğu en etkin araçtır. Devlet, eğitimde, sağlıkta, emekli maaşlarında ve politikaya konu olan diğer konularda özgürlüklerimizdeki kayıpların esas sorumlusu olmuştur. Eğer devlet uluslararası ticarete karışırsa, özgürlüklerimizi sessizce biraz daha azaltacaktır.

 

[1] Timbro (Stockholm, 1972) tarafından basılmıştır.

[2] Martin Wolf, “Are Global Poverty and Inequality Getting Worse?”, Prospect, Mart 2001, s. 16-21.

[3] Ibid., s. 17.

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı