Liberal
Özgürlük ve Yaşam

Giriş: Özgürlük nedir?

Özgürlük, hakkında çok söz edilmekte ve özgürlüğün ülkeler arasındaki savaşlara vesile olmasına rağmen anlamı ve değeri hala tam olarak anlaşılamamaktadır. İnsanın siyasi özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve ekonomik özgürlüğü gibi özgürlük çeşitlerinden söz etmekle beraber bu kavram hakkında hiçbir  şey bilmemekteyiz. Özgürlük, ne George Gudorf’un dediği gibi bir “yaşama hali”[1] ne kelime anlamıyla tutuklu olmayan bir varlığın hali, zorlamanın yokluğu ne de Montesquieu’nun belirttiği “kanunların müsaade ettiği bir şeyi yapma hakkıdır”. Özgürlük, tüm bu tanımların sentezi olan, herhangi bir kısıtlamaya, dış zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve eylemde bulunma yetisidir. Geçmişten günümüze kadar geçen bunca zamanda insanlığın ortak değeri olan hürriyet tutkusunu değerli kılan da onun ahlâkî bir amaca yönelik olması değil, bir eylem olanağı olmasıdır. Bunun için kanunların faydayla değil de bu değerle tutarlılıklarına bakılarak değerlendirilmesi gerekir[2].

Devlet ve Özgürlük   

Geçmişten günümüze kadar özgürlüğe en büyük darbe totaliter ve otoriter rejimler tarafından vurulmuştur. Hitler Almanya’sı ile Stalin ve Lenin’in Rusya’sında olduğu gibi korkunun ve baskının olduğu bir ortamda özgürlüğün yerleşmesi elbette ki zordur. Her ne kadar bu yönetimlerde acı tecrübeler yaşamışsak da; dün olduğu gibi bugün de özgürlüğü ihlal eden en temel kurumun, devlet olduğu da bir gerçektir. Devletler, keyfi tutuklamalarda bulunmakta, işkenceler yapmakta (Guantanamo ve Ebu Greyb gibi), insanları öldürmekte ve ideolojilerinin bekçiliğini yapma adına kendileri için iyi olmayan her türlü eylem ve faaliyetleri yasaklamaktadırlar. Bir “ahtapot” gibi kollarını her yere uzatarak bizim yaşamımızı etkilemeye ve yasalar koyarak bizleri değiştirmeye çalışmakta; siyasî, kültürel ve ekonomik olarak bizi kollarıyla sarıp zehrini bize akıtmaya çalışmaktadır.  Daha somut örneklerle ifade edersek, Suudi Arabistan’da uygulanan yasalarla bir kadının ehliyet alma özgürlüğü, eşinin ya da babasının onayına bırakılmakta; hatta devlet kürtaj ve ötenazi  yapmak isteyen insanlara bu haklarını vermeme cüretini bile kendinde bulmaktadır. Yine zorunlu askerlik ve vergi gibi yasalarla insanların seçme hakları ellerinden teker teker alınmaktadır. Devletler, tüm bu yasaklama ve düzenleme faaliyetlerini tek bir hamlede yapmamaktadır. Özgürlüğü her gün küçük hamlelerle devletin düzenleme ve denetleme faaliyetleri nedeniyle yitirmekteyiz.

İnsanları yasalarla düzenleme altına almaya çalışmak demek, aslında onları aşağılamak, onları kendi başlarına hareket edemeyen, karar veremeyen, risk alamayan hatta neredeyse yaşayamayan varlıklar olarak tanımlamaktır[3]. İnsanlara kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğuna, kendilerinin ne yiyip içeceğine, ne giyip giymeyeceğine, ne izleyip izlemeyeceğine devletin koyduğu yasalarla değil de bunu kendi tercihleriyle kendi akıl yasalarıyla belirleme imkânı verilmelidir. Bunun yolu da, devletin her şeyi insanlara yasak etme modasından vazgeçmesidir.Çünkü devletler ortaya çıkmadan önce insanların serbestçe mübadelede bulunma, seyahat etme, serbestçe çalışma ve her istediğini yapabilme hakkı varken günümüzde organizasyon kılığına bürünmüş bir “ahtapot” tarafından sarılıp zehirlenmeyle karşı karşıya kalmış bulunmaktadır.  En temel insanî değer olan özgürlüğümüzü  bu ahtapotun kollarından  kurtarma vakti gelmiştir. Tarihimizin acı tecrübeleri de gösteriyor ki özgürlüğü belki sınırlamak mümkün olabilir ama onu yok etmek imkânsızdır. İnsanlık var olduğu sürece ne kadar baskı, şiddet ve zorlama olursa olsun özgürlük varlığını korumaya devam edecektir. Çünkü insanlık bu değere sıkı sıkıya sarılmıştır. Bu   daha iyi bir dünya yaratmak  ve gelecek  nesillerin daha iyi bir ortamda yaşaması için  yaşamımızın  yegâne amacı olacaktır.

Türkiye’de Özgürlük Sorunu

Özgürlük, insanoğlunun hem düşünce hem de toplum hayatında en çok ilgilendiği konular arasındadır[4]. Ancak,  Türkiye’de bu kavram üzerindeki çalışmalar 19. yüzyıl başlarından itibaren modernleşme süreci ile birlikte kendini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar bu modernleşmenin bir gereği de olsa 12 Mart, 27 Mayıs ve 28 Şubat askerî darbeleriyle birlikte  Türkiye’de özgürleşme yolunda ciddi problemler oluşmaya başlamıştır. Darbeler sonucu Türkiye öyle bir hale gelmiştir ki insanların devletin velinimeti olması gerekirken; devlet insanların velinimeti olmuştur. Devletin kendini yüce bir varlık olarak görmesiyle birlikte, özgürlüklerde de sınırlamalar meydana gelmeye başlamıştır. Bunun yansımalarını din ve vicdan özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve ifade özgürlüğü gibi  özgürlüklerde görmemiz mümkündür. Bu makalede Türkiye’deki mevcut özgürlük sorununa değinerek, özgürlüğün Türkiye’de geldiği noktayı gözönüne sermeye çalışacağım.  1980’lerin ortalarında itibaren başlayan PKK terör örgütünün kanlı eylemleri ve Türkiye’de yerleşmiş olan ideolojik saplantılar sonucu Kürt azınlıkların kendi dillerini konuşmaları yasaklanmaya, kendi kültürlerini yaşamaları engellenmeye çalışılmaktadır. Yine Kürtlerin oy verdiği partiler kapatılmakta ve meclis dışında tutulmalarını sağlamak için temsilde adalete aykırı olan %10’luk seçim barajı uygulamasına gidilmektedir.

Nice suçsuz Kürt, PKK ile yapılan mücadele sırasında yargılanmakta ve işkenceye maruz kalmakta; PKK destekçisi diye fişlenmektedir. 28 Şubat süreci ile birlikte sözde  irtica faaliyetlerini engellemek adına Müslüman nüfus baskı altına alınmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da oy verdikleri partiler teker teker kapatılmıştır (Refah ve Fazilet Partisi vb.). Bununla birlikte dinî vecibelerini yerine getirmekten başka hiçbir amaç gütmeyen insanların en temel yaşam dayanaklarından olan eğitim hakları, devletin ideolojisi neticesinde ellerinden alınmıştır. Din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde, Sünnî doktrin için faaliyette bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmuş olmasına rağmen Alevilik ve Şafiilik gibi diğer doktrinleri içine alacak bir yapılanmaya gidilmemiştir. Din derslerinin zorunlu olmasına rağmen, sadece bir din ve doktrini içine alması, dine inanmayan (ateist) ve farklı dinlere mensup insanlar açısından ciddi özgürlük sorunlarına yol açmıştır. Müslüman kesimin yeni ibadet yerleri açmalarına izin verilirken, gayri Müslimler ibadet yeri açmalarında, hatta ibadet yapmalarında bile güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. Türkiye’nin din ve vicdan özgürlüğüne tahammülsüzlüğünü gösteren en iyi örnekde, kurban derilerini insanların istedikleri yere vermelerinin engellenmesidir[5]. Türkiye’de özgür toplumun temel kaynağı olan ifade özgürlüğünde de ciddi  ihlallerle karşılaşmaktayız. İnsanlar sırf düşüncelerini ifade ettikleri için suçlanmakta ve mahkum edilmektedir. Orhan Pamuk, Gülay Göktürk ve Mehmet Altan  gibi yazarlar salt düşünceleri nedeniyle büyük para cezaları ödemekle karşı karşıya kalmaktadır. Cinsel tercihleri olmasına rağmen  gay ve lezbiyen gibi enses ilişkiler yasaklanmakta, sivil itaatsizlik örneği gösterip askerliği reddettikleri için insanlar işkencelere maruz kalarak yargılanmaktadır.

Son  altmış yılın açıkça gösterdiği gibi genel olarak,  Türkiye’nin  özgürlük sicili pek de iç açıcı değildir. Bunu  arkasında yatan temel neden de Türkiye’de yerleşik bir özgürlük geleneğinin olmamasıdır. Türkiye Avrupa Birliğine girme süreciyle özgürleşme adına  kendine yeni bir sayfa  açma şansını yakalamış bulunmaktadır. Bundan sonra Türkiye’nin önüne iki yol çıkmaktadır. Ya özgürlüğün daha çok yerleşmesi için özgürlüklerimizin takipçisi olacağız ya da kendi kabuğumuza çekilip birinin bizi gelip özgürleştirmesi için dua edeceğiz.

Sonuç:

Özgürlük, insanı insan yapan en temel değer olması nedeniyle hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir. Bu değer en önemli insan hakkı olmasına rağmen devletler tarafından sürekli ihlal edilen bir kavram haline gelmiştir. Hürriyet tutkusu, insanlık yaşamının yegâne amacı olmuş fakat her defasında ihanete uğramıştır. Bunun sonucunda da özgürlük demek, devletten koparılacak alan demektir[6]. İnsanlar, ancak devletten kopardıkları alanlar oranında kendilerini özgür kılma imkanına kavuşabilirler. Burada bizlere düşen görev ise insanların uğrunda savaştığı bu üstün değere sahip çıkmak ve onu sonsuza kadar yaşatmaktır.

Kaynaklar

  • Barry, Norman, Modern Siyaset Teorisi, çev: Erdoğan, Mustafa – Şahin Yusuf , Ankara, 2003.
  • Erdoğan, Mustafa, Anayasa Hukuku, Orion Yayınları, Ankara, 2005.
  • Mumcu, Ahmet, İnsan Hakları Ve Kamu Özgürlükleri, Savaş Yayınları, 1992.
  • Öner, Necati, İnsan Hürriyeti , Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1987.
  • Yayla, Atilla, Liberalizm, Turhan Kitabevi, Ankara, 1993.

 



[1] Öner, Necati, İnsan Hürriyeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1992, s: 4.

[2] Barry, Norman, Modern Siyaset Teorisi, Liberte, 2003, s: 225.

[3] Roberts, Russell, Görünmez Kalp, Liberte Yayınları, s: 50.

[4] Mumcu, Ahmet, İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Savaş Yayınları, 1992, s: 8 – 9.

[5] Erdoğan, Mustafa, Anayasa Hukuku, Orion Yayınları, 2005, s: 239 – 240.

[6] Erdoğan, Mustafa, Dünden Bugüne Tercüman, 2 Şubat 2004.

 

Oğuzhan Erdoğan

Hacettepe Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü Öğrencisi

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı