Liberal
Piyasanın Ahlaki Buyruğu, F. A Hayek

Piyasanın Ahlakî Buyruğu, F. A. Hayek

John Maynard Keynes’in The General Theory kitabını yayınladığı yıl olan 1936’da (tamamen tesadüf eseri) Londra Ekonomi Derneği’ne başkanlık konuşmamı hazırlarken âniden ekonominin farklı bölümleri üzerine önceki yapmış olduğum çalışmamın genel bir yapı sunduğunu fark ettim. Buna göre fiyat sistemi, milyonlarca insanın, hakkında açık ve seçik bilgiye sahip olmadıkları olaylara, taleplere ve şartlara uyum göstermelerini sağlayan bir araçtı; dünya ekonomisindeki uyum, bilinçsizce gelişen bir takım uygulama ve yaklaşımlardan kaynaklanmakta idi. Endüstriyel düzensizlikleri incelerken teşhis ettiğim ilk problem, yanlış fiyatın, insanî gayretleri yanlış yönlendirmesiydi; o zaman ben, bu disiplinin diğer farklı dallarının peşine düştüm.

Ludwig von Mises’in İlhamı

Benim buradaki düşüncem, büyük oranda Ludwig von Mises’in planlı bir ekonominin ortaya çıkardığı problemle ilgili anlayışından ilham alır. Kira sınırlamasının sonuçları ile ilgili önceki araştırmam, bana hükümetin fiyat sistemindeki engellemelerinin insanların ekonomik çabalarını nasıl tamamen alt üst ettiğini açıkça gösterdi; başka hiçbir şey, bunu bu kadar iyi yapamaz. 

Fakat esasında anlaşılır, basit bir düşünce geliştirmek benim hayli zamanımı aldı.

Oldukça inandırıcı bulduğum ve merkezi planlamanın niçin işlemeyeceğini gösteren Mises’in Sosyalism (1) kitabının başkalarını ikna etmemesi beni oldukça şaşırtmıştı. Kendime neden böyle olduğunu sordum.

Fiyatlar ve Ekonomik Düzen

Ekonominin temel görevinin, insanların hakkında bilgi sahibi olmadıkları şartlara davranışlarını adapte etme sürecini açıklamak olduğunu yavaş yavaş fark ettim. Bu şekilde bütün ekonomik düzen, bir olguya dayanmaktaydı. Bu olguya göre biz, fiyatları bir rehber veya işaret olarak kullanarak talepleri karşılamaya çalışmakta ve hakkında hiçbir şey bilmediğimiz insanların güç ve yeteneklerinden istifade etmekteydik. Bu, bizim asla anlamadığımız ve planlayamadığımız bir sisteme güveniyor olmamızdan kaynaklanıyordu. Bu sistem sayesinde biz, giderek artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılayacak refahı üretmekte ve her geçen gün bu refahın daha âdil dağıtılması ile ilgili yeni arzularımızı gerçekleştirmekteyiz. Aslında fiyatların işaretler olduğunu kavrama, milyonlarca bireylerin çalışmalarında akla hayale gelmeyecek bir işbirliğini meydana getirmişti; bir anlamda bu, çağdaş güdüm teorisi idi ve bu düşünce, çalışmam sırasında benim rehberim oldu. 

Bu durum, beni mevcut siyasî inançlarla, refahı temin edecek bu sistemin muhafazası (ki bu gereğinden fazla abartılır) arasındaki ilişkiyi araştırmaya zorladı. Her ne kadar Marshall gibi Adam Smith de 150 yıl önce, ekonomik sistemimizdeki başarının aslında sayısız bireylerin hiç farkında olmadan faaliyetlerinde işbirliği yapmalarının bir sonucu olduğunu anlamış olsa da o, bu gerçekle ilgili kamu oyunun yol göstericilerine asla tam olarak inanmadı. Ben bunu anlatmayı kendime görev bildim ve burada yapmaya çalıştığım gibi bunu ana hatlarıyla ve birkaç kelime ile ortaya koyabilmek, benim elli yılıma mal oldu; on yıl önce özlü bir şekilde bunu ortaya koyamazdım. Bugün medeniyetimizin ve refahımızın temelinde bir işaretler sisteminin yattığı gün gibi ortadadır. Bu işaretler sistemi, mükemmel bir şekilde olmasa da kendimizi uyarlamak zorunda olduğumuz ve hakkında doğrudan bilgi sahibi olmadığımız dünyada olup biten milyonlarca olayın etki ve sonuçlarından bizi haberdar eder.

Piyasa Sisteminin Gelişimi

Gerçekliği kabul edildiğinde bu anlayışın olağanüstü önemli sonuçları vardır. Ya bu fiyat sisteminin mümkün olduğunca etkin bir şekilde çalışmasını sağlayacak kurumsal bir yapı oluşturmak için kendinize sınırlar koyacaksınız ya da onun işlevini bozmak için mücadele edeceksiniz. Eğer fiyatların, faaliyetlerimizi bilinmeyen hadise ve taleplere adapte edecek işaretler olduğu doğruysa, bizim fiyatları kontrol edebileceğimize inanmamızın hiçbir anlamı yoktur. Siz eğer onun işaret ettiği şeyi bilemiyorsanız, bir işaret geliştiremezsiniz. Fiyat sisteminin, tam rekabete dayalı bir piyasa teorisinde bile bizim hesaba katılmasını istediğimiz tüm şeyleri hesaba katmadığını düşünmek tutarsız değildir. Fakat Fiyatlara doğrudan müdahale suretiyle sistemi geliştiremiyorsak  daha önce düşünülmemiş yeni metotlarla piyasayı bilgiyle beslemeliyiz.

Bu yönde ilerlemek için hala geniş ve boş bir alan vardır. Ayrıca piyasanın bizim için ne yaptığının ötesinde, piyasanın bize sunamadığı boşluğu dolduracak planlı bir organizasyon için büyük fırsat vardır. Piyasanın işleyiş mekanizmasını geliştirdiğimiz taktirde piyasadan elde edilebilecek en iyi sonucu elde ederiz. Kendilerine bakamayacak durumda olan insanlara (hükümet veya diğer organizasyonlar yoluyla) yardım etmek için bu piyasa sisteminin dışına çıkmak zorundayız.

Sosyalizm: Entelektüel Bir Hata

Bu tartışmanın gidişatından, çok ciddi bir takım entelektüel ve ahlakî problemler doğar. Sosyalizmin istekleri, bana ilk bakışta farklı değerlerden ziyade entelektüel hatayı yansıtıyor gibi geliyor. Sosyalizm, yeniden paylaşmayı umduğu mevcut refahımızın nasıl oluştuğunu anlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu itiraz, 1978’de (2) Londra Ekonomi Okulu’nda yapmış olduğum bir konferansta taslağını oluşturmaya başladığım bazı başka sorunları ortaya çıkarır. Temel sorun, sadece bir takım genel ihtiyaçların giderildiği küçük ilkel bir toplumda muhtaç olduğumuz kurallarla ilgili doğuştan gelen duygularımızla dünyanın her tarafındaki iş bölümünü mümkün kılacak ahlaktaki değişimler arasındaki çatışma idi. 

Hakikaten de gerçekleşmesi insanlığın 3.000 yılını alan bu küçük gelişme, büyük oranda iliklerimize kadar işleyen ve kendimizi asla tamamen arındıramayacağımız çok güçlü duygusal duyarlıklarımızın itinalı bir özümsemesiyle gerçekleşti. Ben hâlâ süre gelen dayanışma düşüncesine dayanarak bunu kısaca gözler önüne sereceğim. Belli bir insan topluluğunun müşterek bir amaç için anlaşma yapmaları, birbirini tanımayan insanların oluşturduğu büyük bir topluma kesinlikle uygulanamayacak bir görüştür. Çağdaş toplum ve çağdaş ekonomi, küçük bir toplulukta yaşamanın temeli olan bu düşüncenin büyük toplumlara uygulanamayacağı kabulüne dayanarak gelişti. Çağdaş medeniyetin gelişiminin temel esası, insanların sahip oldukları bilgiler doğrultusunda kendi amaçlarının peşinden gitmelerini sağlamak ve başkalarının amaçları doğrultusunda sınırlamaya tabi tutulmamaktır. 

Sosyal Adalet Serabı

Aynı ikilem, sosyalizmin adalet ilkelerine uygun paylaşım talebinde de kendini gösterir. Eğer fiyatlar, yapmaları gereken şeyler konusunda insanlara etkin bir rehber olarak hizmet ediyorsa o zaman siz, iyi niyetli olmalarından dolayı insanlara iltimas geçemezsiniz. Toplum huzuruna en iyi katkıyı nasıl yapabileceklerini insanlara söylemek için fiyatları belirlemekten vazgeçmek zorundasınız -ve ne yazık ki bir kimsenin hemcinslerine iyilik yapma yeteneği, herhangi bir adalet ilkesine göre paylaştırılmamıştır. İnsanlar, hemcinslerinin ihtiyaçlarını gidermeye katkıda bulunma konusunda birbirlerine eşit pozisyonda değillerdir ve çok farklı tercihler (opportunity) arasında seçim yapmak zorundadırlar. Onların kendilerini, bilmedikleri bir yapı ile (ve hakkında bilgi sahibi olmayıp kendilerini belirleyen şeylere) uyumlu hale getirebilmeleri için bizim, onlara yapmaları gereken şeyi gösteren piyasanın kendiliğinden mekanizmasına müdahale etmememiz gerekir. 

Fiyatların temel işlevi, insanlara gelecekte nasıl davranmaları gerektiğini göstermektir ve fiyatlar, insanların geçmişte yapmış oldukları şeylere göre belirlenemez. Bu durum, ekonomistlerin, özellikle de klasik ekonomistlerin ekonomi tarihinde, görmekten aciz oldukları hazin bir hatadır. Bizim çağdaş algımıza göre fiyatlar, insanların kendilerini sistemin işleyişiyle uyumlu hale getirebilmeleri için, onlara yapmaları gereken şey hakkında bilgi veren işaretlerdir. 

Önceden sadece üstü kapalı bir şekilde söylediğim şeyden, şimdi çok eminim; yani özgür bir toplumu savunanlarla sosyalist sistemi savunanlar arasındaki mücadele, ahlakî değil, entelektüel bir çatışmadır. Böylece sosyalistler, çok tuhaf bir gelişimle yüzlerce yıldır ticarî ahlakın pratik olarak baskı altında tuttuğu ve son yüzyılın ortalarından itibaren dünya ekonomisini yönlendirmeye başlayan bir takım ilkel içgüdü ve hislerin yeniden canlandırılmasına ön ayak olmuşlardır. 

Ticarî  Ahlakın Düşüşü

130 veya 150 yıl öncesine kadar, Batı dünyasının şimdi endüstrileşmiş olan kısmında yaşayan herkes, ticarî ahlak olarak isimlendirilen şeyin kurallarını ve gerekliliğini öğrenmeye başladı; çünkü bu insanlar, başkaları ile karşılıklı eşit ilişkiler içinde bulundukları her yerde küçük bir yatırım yapmıştı. İster efendi ister köle, isterse de bir ailenin ferdi olsun herkes, arz-talepteki değişimlere ve piyasadaki fiyatlara kendilerini adapte etmeleri gerektiğini kabul etmişti. Geçen yüzyılın ortalarında bir değişim meydana gelmeye başladı. Önceden belki sadece aristokratlar ve hizmetkarları piyasa kurallarına yabancılarken iş, ticaret, finans ve son olarak da yönetimde büyük organizasyonların teşekkül etmesi, 2000 yıl öncesinden beri gelişmekte olan piyasa ahlakını öğrenmeden büyüyen insan sayısının giderek artmasına neden oldu. 

Klasik eski çağlardan günümüze kadar belki de ilk kez, çağdaş endüstri devletinin nüfusu sürekli artan kısmı, ister üretici isterse tüketici olsun, değişen piyasa şartlarının ortaya çıkardığı olumsuzluklarla baş etmek için gerekli olan şeyleri çocukluk döneminde öğrenmeksizin büyüdüler. Bu gelişme, insanlara rasyonel bir biçimde doğrulanamayan bir ahlak ilkesini onaylamamaları gerektiğini öğreten yeni bir felsefenin yayılması ile eş zamanlı oldu. Adam Smith gibi birkaç kişiyi istisna ederek on dokuzuncu yüzyıldan önce hiç kimse şu soruyu tam olarak cevaplayamadı: Biz, asla rasyonel bir şekilde doğrulanamamış olan ahlak ilkelerine niçin itaat etmek zorundayız? İnsanlara, ahlak ilkelerinin rasyonel doğrulamalarının olmadığını öğütleyen yeni bir entelektüel akım, kapitalizmin temelini oluşturan bu tür ahlak ilkelerinin bir çok insan tarafından kabul görmesine engel oldu. 

Yaşamak mı Yoksa İdealler mi?

Bu bölünme, piyasa sistemine karşı giderek artan ve özellikle son yüzyılın sosyalist partileri tarafından daha da ileri götürülen muhalefeti izah eder. Ticarî ahlakın gelişiminin neredeyse her aşamasında ahlak filozoflarının ve dinî önderlerin bu muhalefetleri ile mücadele edilmek zorunda kalındı ki bu yeterince iyi bilinen bir hikayedir. Sadece piyasa sisteminin yaygınlaştırılması ile canlı tutulabilecek büyük ve giderek de büyümekte olan bir nüfusun olduğu bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen şu anda biz, insanların büyük çoğunluğunun (abartmıyorum) bu piyasa sistemine yeterince inanmadığı garip bir durumu yaşıyoruz. Bu, modern toplumun geleceğinin korunması açısından önemli bir sorundur ve bir kimsenin sosyalizmin iddialarına yönlendirilmesi, bizi ilkel bir ahlaka geri götürür. Bu insanlar, piyasanın işbirlikçi sistemi sayesinde bu nüfusun ihtiyaçlarını gidermeyi sağlayan yeteneğimizi yok etmeden önce bizler, içimizde bulunan ve sıkı piyasa disiplinini öğrenmekten vazgeçtiğimizde ortaya çıkan bu doğuştan, gelişmemiş hisleri tekrar bastırmalıyız. Aksi taktirde ihtiyaçları gideremeyeceğimiz için kapitalizmin çöküşüyle dünya nüfusunun büyük bir bölümünün ölmesi kaçınılmaz olacaktır. 

Bu, geçmişte de çözülmesi gerekmeyen günümüze ait ciddi bir sorundur. Dünya nüfusu, hatta herhangi bir ülkenin başı çeken beyinleri bile, belirli bir ahlaka inanmaları gerektiği konusunda teorik bir düşünceye asla inanmayacaklardır. Ancak biz yine de şunu kanıtlayabiliriz: İnsanlar, ticarî ahlakın oluşturmuş olduğu düzene uymaya razı olmadıkları sürece, dünya nüfusunda meydana gelebilecek herhangi bir artışı kaldıramayacağımız gibi şuandaki mevcut üyelerimizin de geçimlerini temin edemeyecek duruma geleceğiz.

Bir takım kitaplar, kapitalist ahlakın gelişmesinin nüfus artışına neden olması açısından topluma büyük katkılarının olduğunu ve seleksiyon sürecinin tümüyle buna bağlı olduğunu ileri sürerler. Ben buna katılmıyorum. Eğer nüfus artışı bu derecede özendirilmeseydi, dünyadaki insanların çoğu muhtemelen daha mutlu olacaktı. Ne var ki dünya nüfusu, sadece piyasa sistemine bağlı kalınarak beslenebilecek bir ölçüye kadar büyüdü. Bu piyasa sistemine bir alternatif getirme teşebbüsünün aptalca olduğu açıktır; bunun en canlı örneğini Etiyopya’da görmekteyiz.

Refah, ileri düzeydeki insanları gönüllü bir şekilde nüfus artışını sınırlandırmaya yönlendirdiği gibi, bu önemli dersi çok yavaş bir şekilde öğrenen bu insanlar, daha hızlı bir şekilde büyümenin kendi menfaatlerine olmadığını öğrenebilirler. Kurduğumuz medeniyetin karşı karşıya kaldığı bu ciddi soruna bir ekonomistin yapacağı en önemli katkı, mevcut nüfusumuzu korumak için sadece bu büyük nüfusun nedeni olan piyasa sistemine güvenmeye devam ederek sorumluluklarımızı yerine getirebileceğimiz konusunda ısrar etmektir.  

Dipnotlar:

1. Yale University Press, New Haven, 1951; yeni basım: New York University Press, New York, 1985, ss. 143-49.

2. “The Three Sources of Human”, Law, Legislation, and Liberty’ye bir son söz olarak basıldı, cilt 3: The Political Order of a Free People, Routledge ve Kegan Paul, London, 1979, ss. 153-176.

 

* F. A. Hayek, "Piyasanın Ahlakî Buyruğu", Piyasa, Sayı:15, Kış 2005, Ankara, ss.141-146.

Çeviren: Hasan Yücel Başdemir

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı