Liberal
Sivil Toplum ve Özgürlük Bağlamında Modern Dünyada Eğitim Sorunu, Ömer Çaha

Sivil Toplum ve Özgürlükler Bağlamında Modern Dünyada Eğitim Sorunu, Ömer Çaha

Aslında formel eğitim, modern toplumun beraberinde getirdiği bir şeydir. Ortaçağda bu tür formel bir eğitim yoktu. Genel olarak mesleki eğitim bizzat hayatın içinde öğrenilirdi. Yani çırak, kalfa, ustalık ilişkisi içerisinde öğrenilen bir şeydi meslek. Bununla birlikte dini eğitim kilisede verilmekteydi. Ya da Osmanlı’da olduğu gibi medresede verilirdi. Bildiğiniz gibi Osmanlı’da bir de Enderun mekteplerinde sürdürülen sınırlı bir bürokratik eğitim vardı. Bu eğitim de devletin himayesinde ve onun elinde olan sınırlı bir etkinlikti. 

Bu kapsamda örgün, yaygın ve formel biçimiyle eğitim, modern toplumun beraberinde getirdiği bir şeydir. Bunun aslında iki boyutu var. Biri modern toplumdaki mesleki farklılaşmaya bağlıdır. Modern sanayi toplumunda, tarım toplumunda görülmeyen çok sayıda yeni meslekler ortaya çıkmıştır. Teknolojiye, ticarete, sanayiye, sağlığa, kısaca insan yaşamının değişik boyutlarıyla bağlantılı çok sayıda yeni meslekler ortaya çıktı. Bu meslekler de doğal olarak formel bir eğitim sürecini gerektirmektedir. Modern toplumdaki formel eğitimin bir boyutu bununla ilgilidir. 

Ancak ikinci bir boyutu ise bireyle devlet arasındaki ilişkiyi düzenlemekle ilgilidir. Bizim üzerinde daha çok durmak istediğimiz husus da budur. Modern siyaset düşüncesini geliştiren düşünürler eğitime özel bir önem verdiler. Bunun arkasında yatan temel amaç eğitim yoluyla birey-devlet ilişkisini düzenlemek olmuştur.  Modern dünyada neredeyse her düşünürün ilgi alanına giren eğitimin arkasındaki felsefeye baktığımızda Mehmet beyin altını çizdiği birkaç yaklaşımı biz iki ana noktada toplayabiliriz. Bunlardan biri bireyi, insanı, toplumu beşeri bir kaynak olarak telakki edip, bu beşeri kaynağı dönüştürme, homojen bir varlık haline getirme ve devletle bütünleştirme anlayışıdır. Modern dünyada gelişen otoriter ve totaliter çizgideki siyasi felsefenin eğitime yüklediği temel misyon budur. Dolayısıyla eğitim, aslında bir dönüştürme işlevi görmektedir. Bunun daha ileri aşamasında eğitim bir endoktrinasyon işlevi gören bir etkinliktir. Eğitim, bu anlamda, devletin toplumu ve bireyi çepeçevre kuşatmasına hizmet eden bir aygıttır. Totaliter rejimler bireye eğitim yoluyla bir ideoloji yüklerken, otoriter rejimler bireyi devletin öngördüğü değerler içinde dönüştürerek devletin altına alır. 

Kısaca eğitime bu anlamı yükleyen yaklaşım biçiminin sonucuna baktığımızda birkaç noktanın altını çizebiliriz: Bir kere bu tür bir eğitim sosyolojik ve politik olarak homojen bir toplum üretir. İkinci olarak bu tür bir eğitimden geçen toplum, otoriter ve hatta totaliter bir zihniyetin zeminini oluşturur. Herkesin aynı bakışla eğitildiği, endoktrine edildiği bir toplumda farklı düşünceler söz konusu olmaz. Üçüncü olarak bu tür bir eğitim anlayışının yaygın olduğu toplumlarda hoşgörüden, müzakere kültüründen, diyalogdan, başkasına karşı saygıdan, hakşinaslıktan ve farklılıklara anlayıştan söz edemeyiz. Dolayısıyla tektipleştirici, homojenleştirici bir eğitim sistemi içinde demokratik bir toplum ve birey geliştirmek mümkün değildir. 

Modern dünyada gelişen ikinci eğitim anlayışı ise özgürlükçü eğitim anlayışıdır. Birey, bu anlayışta doğuştan tehlikeli, zararlı, dolayısıyla eğitim yoluyla ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kabul edilmez. Aksine birey doğuştan akla ve vicdana sahip olan bir varlık olduğu için onun eğitilmesi bir dönüştürme işlevine hizmet etmez. Eğitim, insandaki insani kapasiteyi geliştirmeye, buna hizmet etmeye yarayan bir etkinliktir. Eğitimin amacı bireyin yeteneklerini, ilgilerini, düşünce kapasitesini, yaratıcılığını ortaya çıkaracak imkanlar sunmaktır. Eğitim bu anlamda insanın özgürleşmesine hizmet eden bir şeydir. Şunu unutmayalım ki hepimiz bir toplum içine doğarız. Toplum dediğimiz şeyse belli inançlardan, kanaatlerden, geleneklerden, törelerden, alışkanlıklardan, ön yargılardan ve değerlerden ibaret kompleks bir varlıktır. Bütün bunlarla doğal olarak bütünleşerek büyürüz. İşte özgürlükçü eğitim bu anlamda bizim zihnimizin üzerini açmaya çalışan, bizde sorgulama, eleştiri, yaratıcılık ve analitik bir tarzda düşünerek icabında kendimizi toplumumuzdan ayırt etmeye hizmet eden bir araçtır. Eğitimin bizi özgürleştirici boyutu buradadır.

Özgürlükçü eğitim anlayışı bilginin “çoğulcu” oluşuna inanır. Bize verilmiş, evrensel, herkesi bağlayıcı genel geçer bir bilgi biçimi yoktur. Bilgi yaşam içinde, deneyim yoluyla elde edilen bir şeydir. Bu bakımdan farklı bilgi biçimleri ve farklı bilgilerin varlığı söz konusudur bu anlayışta. Birden fazla bilgi olabildiğine göre kaçınılmaz olarak birden fazla “doğru” ve “tercih” de söz konusudur. Bu bakımdan devletin bütün bu bilgiler karşısındaki tutumunun nötr olması kaçınılmazdır. Başka bir deyişle, devlet otorite gücünü kullanarak bilgilerden herhangi birini bireylere verme hakkına sahip değildir. İnsanlar mistik ve dini bilgiyi tercih etme hakkına sahip oldukları gibi materyalist bir bilgiyi de tercih etme hakkına pekala sahip olabilirler. Bireyler herhangi bir dinin bilgi sistemini, dolayısıyla bu bilgi disiplini içinde eğitim görmeyi tercih edebileceği gibi, herhangi bir dinin çerçevesine sığmayan bilgi ve onun eğitimini de alabilirler. Kısaca, bilgi edinme tercihi bireylere aittir.    

Özgürlükçü eğitim anlayışı eğitimi aynı zamanda bir hak olarak da kabul eder. Eğitimin bir hak oluşu, bizim belli meslekleri, bilgileri, disiplinleri öğrenme hakkına sahip olduğumuzu ifade eder. Devletin veya toplumun eğitim yoluyla bize sağlayacağı şey var olan bilgi ve becerileri edinmemizin fırsatını ve imkânını yaratmaktır. Bu anlamda düşünüldüğünde devletin, toplumuna beşeri bir kaynak gibi yaklaşmaması gerekir. Başka bir deyişle, devlet eğitim üzerinden toplumu planlamaz. İhtiyaç duyulduğu kadarıyla meslekleri öğretmez. Devlet, mesleklerle, disiplinlerle, branşlarla ilgili bilgileri bireylere sunar. Bireyler aldıkları bu eğitimi yaşamları içinde uygun gördükleri yerde ve şekilde kullanırlar. 

Şimdi bu tür bir eğitim anlayışının sosyolojik ve siyasal sonuçları nelerdir? Bu soru büyük önem kazanmaktadır. Aslında özgürlüklü eğitim anlayışı ile sivil toplum ve demokrasi arasında doğrusal bir ilişki vardır. Bilgiyi tekil ve mutlak olarak kabul ettiğiniz zaman ulaşacağınız sonuç kaçınılmaz olarak totaliter sistemdir. Totaliter sistem, herkesin aynı şekilde düşündüğü, aynı şeklide inandığı, aynı bilgiyi referans aldığı türdeş bir sistemdir. Oysa tecrübeye dayalı çoklu bilgi üzerinden bir eğitim, toplumsal çoğulculuğa, dolayısıyla demokrasi ve sivil topluma hizmet eder. Sivil toplum demek çoğulculuk demektir. Farklı bakışlar, farklı örgütlenmeler, farklı düşünceler, farklı inanışlar ve farklı çıkarlar demektir. Demokrasi de aynı şekilde farklılıklar üzerine bina edilmiştir. Demokratik toplumun bir boyutu haklar ve hürriyetlerle ilgiliyse, bir boyutu da unutmayalım ki toplumsal çeşitlilikle ilgilidir. Farklılığı esas alan bir eğitim sistemi doğal olarak demokrasinin yolunu açar, onun zeminini hazırlar. 

Eğitimi özgürlükçü bir yaklaşımla ele aldığımıza göre devletin burada oynayacağı rol önemli bir tartışma konusu olmaktadır. Bu noktada bazı tespitler yapmadan geçmek doğru olmaz. Eğitimi bir özgürleşme faaliyeti olarak formüle eden düşünce biçimi doğal olarak eğitim faaliyetini devletin bir görevi olarak kabul etmez. Eğitim aslında devletten çok toplumun bir görevidir. Dolayısıyla sivil toplumun görevidir. Modern dünyada devletin eğitimden tamamen çekilmesi, hiç kuşkusuz realist bir yaklaşım değil, bunu biliyorum. Her yerde devlet şu ya da bu biçimde eğitim faaliyetleri içinde yer almaktadır. Bizim inancımıza göre devletten daha çok toplumun eğitim faaliyetlerini yürütmesi lazım. Toplum değişik sivil toplum gruplarıyla, dinsel ya da seküler sivil toplum örgütleriyle kendi eğitim faaliyetini kendisinin sürdürmesi lazım. Eğitimi toplum sürdürdüğü zaman doğal olarak farklı eğitim anlayışları olacaktır. Bundan korkmamak lazım gelir. Aksine bunu bir zenginlik olarak düşünmek gerekir. Bunun aynı zamanda başarılı bir model olduğunun da altını çizmek istiyorum. Bu tür bir eğitim hizmetinin biri tarihsel, biri de aktüel olmak üzere iki örneği canlı biçimde karşımızda durmaktadır. 

Bu örneklerden biri bildiğiniz gibi Osmanlı eğitim sistemidir. Osmanlıdaki yaygın eğitim, vakıflar tarafından finanse edilen medreselerde verilirdi. Bu sistemle köylere, en ücra yerlere kadar uzanmış, yayılmış eğitim ağları gelişmişti. En yoksul köylerde, en yoksul aileler bile eğitim faaliyetinin bir parçası haline gelebilmişti. Osmanlı medreselerinde verilen eğitimin müfredatı, içeriği tartışılabilir. Ancak toplumun taşın altına elini sokması, başka bir deyişle bir sivil faaliyet olması bakımından son derece önemli bir modeldir. Bilirsiniz, birçoğumuzun iki kuşak geriye giden dedeleri, nineleri bu sistem içinde eski yazıyı okuyabilmekteydi. Formel eğitimden geçmeyen birçok insan Arapçayı, Kur’an’ı, Hadisi okuyabilmekteydi. Bunun sihri, toplumun eğitimi zorunlu bir faaliyet olarak, hatta bir ibadet gibi görmüş olmasındaydı. 

Yine bugün Amerika’daki eğitim sistemi sivil toplumun omuzlarında yaşayan canlı bir örnek oluşturmaktadır. Amerika’daki eğitim hizmeti devletten çok sivil topluma ait bir faaliyet alanıdır. Bugünkü Amerikan modeli, demokrasisiyle, küresel güç olma özelliğiyle, sahip olduğu teknoloji gücüyle, bilgi gücüyle burada cari olan eğitim anlayışının, politikasının bir ürünüdür. Biliyorsunuz, Amerika’ya ilk göç eden kuşak Püritenlerdi. Calvin’in öğretisini takip eden Püritenler iki ilkeye inanırlardı: Çok çalışmak ve dini, hurafelerden arındırmak. Çok çalışarak dünyayı imar etmeyi Calvin bir ibadet olarak vazetmiştir. Aynı şekilde bilimin gücünden yararlanarak dini, kiliseyi hurafelerden, batıl inançlardan arındırmayı önermişti. Amerika’ya gelen Püriten kuşakların üzerende en çok yoğunlaştığı faaliyet alanı eğitim oldu. Okullar kurarak, bu okullarda bir yandan dini bir takım değerleri öğreterek, ama esas itibariyle öte yandan da bilimsel disiplinleri öğreterek Amerika’yı bir eğitim toplumu haline getirdiler. Harvard Üniversitesini kuran kuşaklar bunlardı. Bugün ilköğretimin yüzde 70’i, kolejlerin yüzde 60’ı, üniversitelerin yüzde 40’ı dini cemaatlere aittir. Seküler grupların da eğitim faaliyetleri içindeki yerine baktığımızda devletin gerçekten eğitim içindeki yeri son derece sınırlıdır. Devlet, bulunduğu alanlarda da eğitim kurumlarını özel eğitim kurumu mantığıyla işletmektedir. 

Bu eğitim sisteminin iki önemli sonucundan söz edebiliriz. Bunlardan birincisi eğitim son derece başarılı olarak yürümektedir. Özellikle üniversite eğitimi fevkalade başarılıdır. Bugün Avrupa ve dünyanın değişik ülkelerindeki üniversiteler artık Amerikan üniversitelerini model olarak takip etmektedirler. Bu model dünyadaki beyin gücünü Amerika’da toplama konusunda son derece büyük başarılar elde etmiştir. Amerikan eğitim sisteminin ikinci önemli sonucu ise demokrasi ve sivil topluma hizmet etmesinde görülmektedir. Amerika’daki her kurum kendi eğitim politikasını ve müfredatını kendisi belirleyebilmektedir. Onların eğitim politikasının başarısını belirleyen şeyse piyasadır. Piyasanın ihtiyaçlarını dikkate alarak eğitimlerini aktif ve etkin biçimde yenileyebilmektedirler. Bununla birlikte, her sivil toplum kuruluşu kendi felsefesini, inancını, değerlerini kendi eğitim kurumlarında kendi öğrencilerine verme hakkına sahiptir. Mesela Amishler, çocuklarını ilköğretimden sonra kamu okullarına göndermezler. Devlet de onları buna zorlamaz. Kendi çocuklarını kendi eğitim kurumlarında, kendi inançlarına göre eğitirler. 

Türkiye’deki Eğitim Sisteminin Temel Problemleri

Yukarıda ortaya konan çerçeveden hareketle analiz edildiğinde Türkiye’de eğitim sisteminin çok ciddi sorunlarının olduğu görülür. Türkiye’deki eğitim sorunu her şeyden önce belli bir ideolojiye dayanmasından kaynaklanır. Sayın Milletvekilim Anayasanın eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin birinci bendini okudular. Aynı maddenin 3. bendini de ben okumak istiyorum. Bu maddenin 3. bendinde aynen şöyle diyor: “Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin denetim ve gözetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.” Türkiye’deki eğitimin temel felsefesi budur. İlköğretimde, orta öğretimde ve yüksek öğretimde eğitim felsefesi budur. Bu felsefe demokrasiye hizmet eden bir felsefe değildir. Bu felsefe, özgürlükçü bir anlayışa hizmet eden bir felsefe değildir. Bu felsefeyle ilgili çok ciddi sorunlar var. Bu sorunların bir kısmına kısaca temas etmek istiyorum. 

Bir kere, Atatürk ilke ve inkılâplarıyla başlamak istiyorum. Burada sorun şu: Herkesin üzerinde anlaştığı, hemfikir olduğu bir Atatürk ilke ve inkılâpları anlayışı yoktur. Türkiye’de çok farklı Atatürkçülük anlayışlarının olduğunu hepimiz biliyoruz. Evet, Atatürk ve onun devrimi bazı şeyleri sembolize eder. Modernleşmeyi, asrileşmeyi, batılılaşmayı vs. sembolize eder. Ama hem sembolize ettiği değerlerin farklı açılımları, hem de Atatürkçülük olarak ileri sürülen ideolojinin, dünya görüşünün farklı tanımları söz konusudur. Bu bakımdan Anayasanın bu maddesinde sorunlar olduğu kanaatindeyim. Yine bütün toplumun sadece belli bir anlayışa göre eğitilmesi, modern dünyayla, demokrasiyle, sivil toplumla, özgürlüklerle telif edilebilecek bir şey değildir. Farklı bilgiler, hakikatler, inançlar, dünya görüşleri söz konusu olacağına göre, devletin bunların içinden sadece birini eğitim anlayışı olarak topluma dayatması doğru değildir. Bu anlayış, tüm anlayışların en doğrusu, en hakikisi olsa bile bütün bireylerin tek bir anlayışa mahkum edilmesi kanaatimce doğru değildir. 

İlgili maddede yer alan “çağdaş bilim ve eğitim” ifadesi de problemli bir ifadedir. Çağdaş bilim anlayışı hangisidir? Bilim felsefesiyle az çok meşgul olan biri olarak diyebilirim ki bu sorunun net bir cevabı yoktur. Cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde çağdaş bilimsel yaklaşım pozitivizm idi. Ama bugün pozitivizme modern dünyada, akademide fazla itibar edilmez. Bir sürü farklı bilimsel yaklaşımlar devreye girmiştir. Yorumu esas alan dünya kadar yaklaşım gelişmiştir ve bugün modern dünyanın giderek bilimsel yaklaşımını belirleyen çerçeve bu olmaktadır. Cumhuriyetin kurulduğu dönemde Durkheim sosyolojisi çağdaş bilimin merkezini oluştururdu. Ama bugün kimse artık bu sosyoloji geleneğine itibar etmemektedir. Max Weber’in yorumlamaya dayalı, dolayısıyla özneyi esas alan sosyolojik yaklaşımı bugün daha fazla revaç bulmuş durumda. O halde çağdaş bilimden neyi anlayacağız? Bu Anayasanın ilgili maddesinde bir sorun olarak durmaktadır. 

Yine ilgili maddede sözü geçen devletin denetim ve gözetimi ifadesi masum gibi görünmekle birlikte Türkiye’de ne yazık ki devletin öngörmediği bir eğitim almak mümkün değildir. Devlet, belli bir eğitimi doğal olarak ideolojik tercihlerle kabul etmektedir. Oysa demokrasilerde devletin bir ideolojisi olmadığı gibi, devletten beklenen şey tarafsız oluşuydu. Türkiye’de devlet ilköğretimden, yüksek öğretime kadar eğitimi kendi tekeline almış ve tek bir eğitim anlayışını özel okullarda dahi toplumun tümüne yaymaktadır. Bizde özel okulların adının özel oluşunun dışında hiçbir özelliği yoktur. Batıda özel okul demek, kendi müfredatını belirleyebilen okul demektir. Bizde özel okul sadece işletme anlayışı itibariyle özeldir. Verilen eğitim anlayışı ve felsefesi devlet tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla devlet, eğitimi ne yazık ki kendi tekeline almış ve bir ideolojik referans doğrultusunda yürütmektedir. 

Böyle olunca Türkiye’de eğitim bireyi özgürleştirmek, ondaki eleştirel mantığın gelişmesine katkıda bulunmak, bireysel yaratıcılığını geliştirmek gibi bir şeye hizmet etmiyor. Aksine bireyi teslim alıyor. Onu çepeçevre kuşatarak, beynini yıkayarak devletin kucağına alıyor. Bir bakıma bireyi eleştirel bir insan olmaktan çıkarıp sadık bir vatandaş haline getirme ameliyesidir bizde eğitim. Unutmayalım ki bu, otoriter ve totaliter rejimlerin en önemli özelliklerinden biridir. Bu tür rejimler toplumu iki kanaldan teslim alırlar: Ekonomi ve eğitim. Bu iki faaliyet alanındaki ipleri devletin eline vererek toplumun direncini kırar, bireylerin beynini yıkar, onu belli bir ideoloji doğrultusunda endoktrine eder. 

Eğitim sisteminin Türkiye’deki diğer bir problemi ise devletin toplumuna yaklaşma biçimde görülmektedir. Devlet, topluma “beşeri bir kaynak” olarak yaklaşmaktadır. Onu cansız, duygusuz, akılsız, düşüncesiz bir kitle olarak düşünür. Kendi özel tercihi, arayışı, farklılığı, özlemi, seçimi, inançları, yaşam biçimi olan bireylerden müteşekkil bir varlık olarak kabul etmez. Aynen bir mimarın bir binaya yaklaştığı gibi toplumuna yaklaşmaktadır. Toplumu bir kaynak olarak gördüğü için ihtiyacı doğrultusunda bu kaynaktan yararlanma yoluna gidiyor. Ne kadar matematikçi ihtiyacı varsa o kadar matematikçi, ne kadar tarihçi ihtiyacı varsa o kadar tarihçi yetiştirmeye çalışır. Oysa eğitim bir haktır dedik. Bir hak olduğuna göre bireyler, toplum neyi talep ediyorsa devlet ona o imkanı sağlama ya da en azından onu elde etmesine mani olmama gibi bir yükümlülüğünün olması gerekir. Devletin, elindeki politik otoriteye dayanarak, toplumu kendi tercihlerinden mahrum bırakmak ahlaken doğru değildir. Bu tür bir otoritenin meşruiyeti nereden bakarsanız bakın tartışılır. Devlet, bireylere bir tercih, bir seçim empoze etmek için değil, onun seçimlerini, tercihlerini kolaylaştırmak, yaşanabilir kılmak için vardır.  

Türkiye’deki eğitim sisteminin diğer bir sorunu da “tevhidi tedrisat” anlayışında görülmektedir. Eğitimin birliğini öngören bu anlayış, eğitimle ilgili tüm ipleri Milli Eğitimin uhdesine vermiştir. Bu anlayışa göre bir toplumun ihtiyaç hissettiği din adamını, meslek adamını, askerini, sanatçısını, bilim adamını, kültür adamını kısaca tüm alanlarda ihtiyaç duyduğu insan gücünü Milli Eğitim yetiştirecektir. Bırakın demokratik modern dünyada, ortalama bir Üçüncü Dünya ülkesinde bile bu anlayış geçerli değildir. Bildiğiniz gibi askeri eğitim de başlangıçta tevhidi tedrisat kapsamında Milli Eğitime bağlıydı. Fakat zaman içinde bunun böyle gidemeyeceği anlaşıldığı için askeri eğitim Milli Eğitimden ayrılmıştır. Doğru olan yapılmıştır kanaatimce. Ama bunun sadece askeri eğitimle sınırlı tutulmaması gerekir. Bir toplum kendi imamını, müezzinini, dedesini, hahamını, rahibini kendisinin yetiştirmesi gerekir. Kendisinin uygun gördüğü öğretinin disiplini, yöntemi ve değerleriyle yetiştirmesi gerekir. Biliyorsunuz bizde ruhban okuluyla ilgili tartışmalar yapılmaktadır. Bulduğumuz çözüm Milli Eğitimin uhdesinde ruhban eğitiminin verilmesidir. Modern dünyada bu, tek kelimeyle gülünç bir şeydir. Bir cemaat, rahip gibi bir din adamına ihtiyaç hissediyorsa, bunu kendisinin yetiştirmesi kadar doğal bir şey olamaz. 

Kısaca Türkiye’de tevhidi tedrisat anlayışını aşmadan demokrasiyi, demokrasinin toplumsal zemini olan sivil toplumu geliştiremeyiz. Cumhuriyetin kurulduğu dönemde, toplumu rasyonel ve modern bir eğitime tabi tutmak için tevhidi tedrisat o tarihlerde anlaşılabilir bir şeydi. Ama bugün artık modası çoktan geçmiş bir eğitim anlayışıdır. Bu bakımdan tevhidi tedrisat yerine “tefriki tedrisat”, yani eğitim farklılaşması düşüncesini tartışmamız gerekir. Türkiye’nin ihtiyaç hissettiği eğitimin bu olduğu kanaatindeyim. 

Türkiye’deki eğitim sistemi nasıl bir insan ve toplum üretimine hizmet ediyor? Biraz da bu sorunun cevabı üzerinde durmak istiyorum. Ne yazık ki bu soruya verebileceğimiz cevap çok iyimser değildir. Türkiye’deki eğitim sistemi, belki de dünyada eşine ender rastlanan bir “hoşgörüsüz” toplum ortaya çıkarmıştır. Biz tarihimize göndermede bulunurken çoğunlukla Osmanlının nasıl hoşgörü ve tolerans misali ortaya koyduğunu örnek olarak veririz. Ne yazık ki bugün artık o noktada değiliz. Dünyayı çokça dolaşan biri olarak söylüyorum: Bugün dünyanın en az hoşgörülü toplumlarından birini ne yazık ki biz oluşturuyoruz. Aydınımızla, medyamızla, bilim adamımızla, devlet adamımızla, siyasetçimizle, sanatçımızla hoşgörüsüz bir toplumuz. Başkasının farklılığına, inancına, arayışına, rengine, tercihine, giyimine, kuşamına saygısı olmayan bir toplumuz. Herkesin aynen, tıpa tıp bizim gibi olmasını istiyoruz. Sayın Milletvekilim üniversitelerdeki hoşgörüsüzlükten söz ettiler. Toplumun, cemaatin, taşranın, kasabanın, köyün, hatta büyük kentin aynı ölçüde hoşgörüsüz olmadığını söyleyebilir miyiz? Kanaatimce hayır. Tevhidi tedrisatçı, tek biçimci eğitim anlayışı bugünlerde meyvelerini acı biçimde vermeye başladı. Farklı olanı öldürüyoruz. Farklı olmaya çalışanı yaşatmıyoruz. Başka bir dini seçeni, başka bir yaşam biçimini seçeni kendi içimizde barındırmıyoruz. Eğitim anlayışımız bu şekilde devam ederse hoşgörü sınırımızın giderek daralacağını söylemek durumundayım.  

Türkiye’deki eğitim sisteminin sonuçlarından biri de ürettiği aşırı milliyetçiliktir. Türkiye’deki milliyetçilik, dünyadaki türlerine göre oldukça aşırı ve sert sayılır özellikler taşımaktadır. Dünyayı kendisine düşman belleyen, toplum olarak kendini güvensiz hisseden, aşırı devletçi, kolektivist, savaş sever bir toplum haline geldik. Bu tür toplumlar ne yazık ki hümanizm üretemezler. Hümanizm üretemediği gibi, kendisine yönelik bir eleştiriyi de kabul etmezler. Özeleştiriden yoksun, burnu havada, kendisini yeryüzünün seçilmiş, üstün ırkı kabul eden bir milliyetçilik anlayışı. Bugün Nobel ödülü almış bir edebiyatçımızın ülkesinde neredeyse vatan haini muamelesi görmesinin nedeni budur. Eğitim kurumlarımız özeleştiriye kapalı, beni şişkin, dünyaya tepeden bakan kabarık ve havalı bir sosyalleşme sürecinden geçiriyor bizleri. Bu bakımdan özeleştiriye yönelen biri oldu mu onu hemen vatan haini olarak görebiliyoruz.  

Türkiye’deki eğitim sisteminin sonuçlarından biri de sivil toplum alanını kurutmuş olmasında görülmektedir. Devlet, eğitim üzerinden toplumunu çepeçevre kuşattığı için ne yazık ki sivil toplum çok zor, adeta emekleyerek gelişebilmektedir. Unutmayalım ki, sivil toplumun gelişimi büyük ölçüde toplumun “meşruiyet” sınırıyla bağlantılıdır. Dar bir meşruiyet sınırı çizen toplumlarda ne yazık ki farklı unsurlarıyla sivil toplum gelişemiyor. Sivil toplumun bir boyutu fiziksel ise, diğer boyutu da kültüreldir. Fiziksel olarak dernekler, sendikalar, vakıflar kurabilirsiniz. Ama kültürünüz “sivil” değilse o zaman bu fiziksel varlığın sivil toplum açısından fazla da kıymeti harbiyesi yoktur. Sivil örgütler içinde devletçi bir zihniyeti, bir ruhu taşımaktadır Türk toplumu. Toplumun tümüne genellenemezse de, ne yazık ki ekseri olarak gerçeğimiz budur. Bunu da ülkedeki tek tipleştirici tevhidi tedrisatçı anlayışa borçluyuz. 

Eğitime İlişkin Bazı Öneriler

Yukarıda çizdiğim çerçeve doğrultusunda eğitimle ilgili bazı önerilerde bulunmak istiyorum. Bunlardan biri eğitimin amacıyla ilgilidir. Eğitimin temel amacı bireyin zihnini açıcı nitelikle olmasıdır. Başka bir deyişle eğitimin felsefesinin ve amacının bireyi özgürleştirici olması gerekir. Ne demek eğitimin özgürleştirici olması? Şunu kast ediyorum: Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau’nun bir sözü var. Der ki “insan özgür doğar, fakat her yerde zincirlere vurulmuştur”. Evet, bizler gerçekten özgür doğarız, ancak bir toplumun içine doğduğumuz için toplumun zincirleriyle bağlı hale geliriz. Toplum, konuşmamın başında vurguladığım gibi, belli başlı inançların, düşüncelerin, geleneklerin, göreneklerin, kanaatlerin, alışkanlıkların, ön yargıların bir toplamından ibarettir. Bütün bunların ördüğü bir fanus, aslında toplum. Biz bu fanusun içine doğarız. Her toplum bir fanustur. Bazı fanuslar doğal olarak daha iyi, bazıları daha kötü olabilirler. 

İşte eğitimin rolü burada devreye girer. Eğitim, bizi bir fanusa mahkûm edebileceği gibi, özgürleştirebilir de. Fanusu oluşturan değerlerle körü körüne bütünleşmemizi sağladığında ne yazık ki eğitim bir tür “köleleştirici” bir etkinlik haline gelir. Bu tür bir eğitim sisteminin Orta Çağ kilisesinden farkı kalmaz. Okullar kilise, müfredat kutsal metin, eğiticiler kutsal metni vazeden birer rahip haline gelirler. Kısaca, bu tür bir eğitim, bir fanusun kölesi haline getirir bizi. Oysa sözünü ettiğim eğitimin bizi fanusun dışına çıkarması gerekir. Bu da bizim zihnimizin üzerini açmasıyla olur. Bizde eleştirel düşünceyi, analiz yeteneğini, sorgulamayı geliştirmekle eğitim bizi bir fanusun tahakkümünden kurtarmaya yardımcı olabilir. Toplumun etrafımıza ördüğü fanusun tahakkümünden kurtularak kendi yolumuzu bulmalıyız. Kendi seçimimizle çok iyi bir Müslüman, çok iyi bir Hıristiyan ya da çok iyi bir ateist olabiliriz. Önemli olan kendi yolumuzu, kendi seçimimizi kendimizin bulmasıdır. 

Eğitimin amaçlarından birinin de bireye belli bir formasyon ve disiplin kazandırması olmalıdır. Formasyon, disiplin ve analitik düşünce, formel eğitimin öğrenciye sağlaması gereken değerler olması gerekir. Bu üç değer, bireye bir yandan bir mesleki disiplin kazandırırken, bir yandan da o mesleği elde etmenin, geliştirmenin yolunu yordamını öğretir. Aslında burada meslek, öğrencinin yetişmesinde bir örnek olay olmalıdır. Yani öğrenci, hayatı boyunca bu mesleğin dışına çıkamayacak şekilde formatlanmamalıdır. Bir meslek örnek olayından hareketle belli bir zihinsel disipline ve formasyona ulaşmalıdır. Bu disiplin ve formasyonu aldıktan sonra öğrenci bunu başka bir sürü mesleğe de uyarlayabilir. Zaten biliyorsunuz üniversite eğitimini almış birçok insan kendi bölümünün, mesleğinin dışındaki bir meslekte çalışır. Mezun olduktan sonra önünde hangi yol açılmışsa oradan hayata atılır ve o yoldan devam eder. Unutmayalım ki bilim yapmakla film yapmanın yolu ve mantığı aynıdır. Önemli olan hadiselerin, olayların üzerinden gelme, sorunlara yaklaşma ve onları çözebilme kabiliyeti ve disiplini kazanmaktır. Bunu kazandığımız zaman, öğrenci olarak birçok alanda rahatlıkla çalışabilir, hayatımızı sürdürebiliriz. Kısaca, öğrenciye öylesine bir formasyon kazandırmalıyız ki, öğrenci bir mesleğin kölesi ve mahkumu olmaktan çıksın, başka mesleklerde de pekala istihdam edilebilsin. 

Bugün gelişmiş ülkelerde mesleki mobilizasyon çok önemlidir. Danimarka’da bir insan, ortalama birkaç yılda bir iş değiştirir. Her yeni iş insanda yeni bir heyecan, yeni sorunların üstesinden gelebilme kapasitesi geliştirir. İnsanı çok boyutlu kılar. Kısaca insanı yeniler. Değişik mesleklerde çalışabilme yeteneği ancak öğrencinin çok boyutlu bir eğitimden geçmesiyle mümkün olabilir. Bugün ne yazık ki birçok insan, hayatı boyunca sadece bir meslekle uğraşır, bir mesleğin tutsağı haline gelir. O mesleğin dışına çıkardığınız zaman adam sudan çıkmış balığa döner. Onun için eğitimi, insanın bir mesleğe mahkûm edilmesi şeklinde kurgulamamak lazım. Özellikle üniversite eğitimini bu mantığın dışına çıkarmak gerekir. Bir meslek örnek olayından hareketle, öğrenciye çok yönlü bir mantık, formasyon, disiplin ve sorun çözme kapasitesi kazandırmak gerekir.  

Bir diğer önerim eğitimin çok boyutlu oluşuyla ilgili olacaktır. İnsan, bildiğiniz gibi üç boyutlu bir varlıktır. Ruh, beden ve zihinden oluşur. O halde eğitimin de üç boyutlu olması lazım. Başka bir deyişle, insanın hem ruhunu, hem bedenini, hem de zihnini eğitmemiz gerekir. Ne yazık ki modern dünyada eğitim sistemi bu üç alandaki eğitimi farklı insanlara yaymıştır. Oysa bunları aynı insanda toplamak gerekir. Peki, bunu nasıl yapacağız? Bunu yapmamızın yolu “eğitim kompleksleri” oluşturmaktan geçer. Öyle her sokakta, her mahallede birkaç sınıftan oluşan taş mektepler kurmaktan vazgeçmeliyiz. Bunun yerine, birçok okulu bir araya getirerek eğitim kompleksleri oluşturmalıyız. Ben buna “yonca tipi okul” diyorum. Okulun üç ayağı olacaktır. Bir yandan zihni eğiten derslikleriniz, öte yandan da her tür spor imkânı sağlayan salonlarınız, yüzme havuzlarınız ve aynı zamanda da sanatın her türlüsünü öğreten atölyeleriniz olacaktır. 

Bilirsiniz, Antik Yunanlılar, “sağlam kafa, sağlam bedende bulunur” derler. Bunun için akademilerin yanında görkemli jimnazyum merkezleri geliştirmişlerdi. Aklı eğittiniz kadar bedeni ve ruhu da eğitmeniz gerekir. Yetiştirdiğiniz öğrenci fiziksel olarak atletik, çevik, sağlıklı, güçlü; zihinsel olarak meselelere sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşabilen, yaratıcılık kabiliyeti gelişmiş, çok yönlü; ruhsal olarak da belli bir sanatın inceliklerini edinmiş, yeteneklerine uygun olarak bir sanatı icra edecek kadar eğitilmiş biri olacaktır. İnsanlara matematik, fizik, biyoloji, sosyoloji, tarih eğitimi verdiğimiz gibi sanatsal ve sportif eğitim de vermemiz gerekir. Öğrencimiz aynı zamanda bir ressam, bir müzisyen, bir heykeltıraş ya da başka bir sanatı icra edebilen bir sanatçı; bir spor dalında gelişmiş bir sporcu olmalıdır. 

Biliyorsunuz okullarımızda “beden eğitimi” diye haftada bir iki saat verilen dersler var. Öğrencilerin çoğu bu derslerden nefret ederler. Çünkü hakkiyle verilmez, bir formaliteyi yerine getirmek için öylesine verilen dersler. Oysa öğrenci eğitim kompleksine geldiği zaman, akşama kadar zamanının bir kısmını spor salonlarında, bir kısmını sanat atölyelerinde, bir kısmını da sınıflarda, dersliklerde geçirmelidir. Okul, öğrencinin aynı zamanda oyun ve eğlence yeri olmalıdır. Akşama kadar zamanını burada sıkılmadın geçirecek. Hem eğlenecek, hem sporunu yapacak, hem arkadaşlarıyla oyun oynayacak, hem de bir sanatsal etkinliği olacak. Benim çocuğum hafta içlerinde okulda, haftanın belli günlerinde, bir yerde yüzmeye gidiyor, belli günlerinde halk oyunlarına katılıyor, belli günlerinde de başka yerde bu kez gitar kursuna gidiyor. Hafta sonlarında ise dersaneye gidiyor. Mekansal olarak bölünüp, parçalanmış çocuk. Tüm bunları, her öğrenciye, eğitim kompleksleri dediğimiz eğitim kurumlarında vermemiz gerekir diye düşünüyorum. 

Bu söylediklerimden aynı zamanda eğitimin bir beyin yıkama, bir ideolojik endoktrinasyon faaliyeti olmaktan çıkarılması gerektiği sonucu da çıkar. Eğitimin çok yönlü olmasını sağlamak için sivil toplumun devreye girmesi gerekir. Aynen dini hizmetlerin topluma bırakılması gerektiği gibi, eğitimin de topluma bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Devletin burada rolü ne olacaktır? Devlet, öğrencinin eğitimini sağlamalıdır. Ancak bunu eğitimi tekelleştirerek yapmamalı. Gerekirse kendisi de okullar kurarak, okulları işleterek yapabilir. Ama eğitimi büyük ölçüde topluma bırakması gerekir. Devletin öğrencilere, “eğitim çekleri” vermekle eğitimi sübvanse etmesi gerektiğini düşünüyorum. Durumu olmayan öğrenci çekini alacak, gidip istediği okula vererek orada okuyacaktır. Özellikle üniversite eğitiminde bu çok önemlidir. Devlet, kimin öğretim üyesi, kimin rektör olmasıyla uğraşmamalı. Biliyorsunuz bunun üzerinde fırtınalar kopuyor Türkiye’de. Ya ne yapacak? Öğrenciye eğitim çekini verecek, öğrenci gidip, aynen bir şirket gibi işletilen bir okulun pazarladığı, sattığı eğitim bilgisini satın alacak. Bu sistemle eğitim gerçek anlamda piyasaya açılmış olur. Eğitimin, okulun, hocanın, rektörün, üniversitenin niteliğini belirleyen şey piyasa olur. Üniversitenin piyasadaki değeri, onun eğitim kalitesini ve politikasını belirler. Devlet, önerdiğim sistemle üniversiteler arasındaki rekabeti korumaya çalışacak, öğrencilerin üniversite değiştirmesini kolaylaştıracak ve işi piyasaya bırakacak. 

Bir öğrenci nasıl gidip dersaneye kaydını yapıyor, memnun olmadığı zaman oradan ayrılıp başka bir dersaneye gidebiliyorsa, aynı şekilde üniversiteye de gidebilmelidir. Bu sistem içinde bilgiyi bir “emtia” haline getirmemiz gerekir. Bilginin, ideolojik olarak formatlanmış, ya da kutsal olarak kabul edilmiş bir etkinlik olmaktan çıkarılması gerekir. Bilgi ideolojik olmadığı gibi kutsal da değildir. Teknolojik bilgiyi neden ideolojik ya da kutsal olarak kurguluyoruz? Araba kullanmayı, bilgisayar öğrenmeyi, matematik ilmini öğrenmeyi neden kutsal olarak kabul ediyoruz? Bunun bir anlamı yoktur. Araba kullanmayı nasıl normal yaşamımız içinde bir arkadaşımızdan, ya da bir kurstan öğreniyorsak, matematik, biyoloji, tarih veya sosyolojiyi de benzer mantıkla çalışan bir kurumdan pekâla alabiliriz. Buradan hareketle, eğitim faaliyetlerinin, bir işletme mantığından farklı olmasını anlamlı bulmuyorum. Eğitimi örgütleme işini bir işletme gibi formüle edebiliriz. Bunun hiçbir sakıncası yoktur. Eğitimi, bilgiyi piyasa değeri olan bir emtia gibi alıp satabilmeliyiz. Zaten gerçek hayat içinde bunu yapıyoruz. İçeriğini tartışabiliriz, ama eğitimi örgütlemesi bakımından kurslar ve dershaneler bunu yapıyor. Kanaatimce gayet de başarılı biçimde yapıyorlar bunu. Test mantığıyla, öğrencinin tüm zihni melekelerini öldürmelerine rağmen, eğitim hizmetini gayet başarılı biçimde örgütleyebiliyorlar. Ya da kurslar bize araba kullanmayı, bir enstrüman çalmayı kutsallaştırmadan öğretebiliyor. Eğitime, eğitim kurumuna bu şekilde yaklaşılmalı diye düşünüyorum. Bunu yaptığımız zaman hem devlet tekelini kırarız, hem bireyi devletin elinde zavallı bir oyuncak olmaktan çıkarırız, hem de eğitim hizmetini tüm sınıflara, tüm kesimlere götürebiliriz diye.

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı