Liberal
Türkiye'de Din Özgürlüğü Raporu

 

Giriş

İnsanlığın barış içinde birarada yaşayabilmesi, insanların farklılıklarını özgürlük içinde ifade edebilmeleriyle mümkündür. Dinî kimlikler ve inançlar, insanlar arasındaki farklılıkların en mühim kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Bu yüzden, insanların barış içinde birarada yaşayabilmesi için, din ve vicdan özgürlüğüne bilhassa ihtiyaç duyulmaktadır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki bazı hadiseler ve siyasî dengeler, zaman zaman bu alandaki özgürlüklerin yeterince gelişmesini zorlaştırmaktadır. Özgürlüklerin ve insan haklarının ilerlemesi, din ve vicdan özgürlüğünün gelişmesine olumlu etkiler yapmaktaysa da, din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin özel bir dikkat ve gayret gerekmektedir. Din ve vicdan özgürlüğünün tam olarak yaşanmaması hâlinde, temel insan hakları ve sivil ve siyasî özgürlükler tam olarak gerçekleşmediği gibi insanların barış içinde yaşaması, farklılıklarını özgürce yansıtabilmesi ve bunların bir formu olarak demokrasinin devamlılığı teminat altına alınmış olamaz.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun katkısıyla Liberal Düşünce Topluluğu’nun yürüttüğü “Dinlerararası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Birarada Varoluş Arayışı” adlı projenin faaliyetleri cümlesinden olmak üzere Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü konusunda aşağıdaki rapor hazırlanmıştır. Raporda, sözkonusu projenin faaliyetleri kapsamında Türkiye’deki farklı inanç gruplarından temsilcilerin ve din ve vicdan özgürlüğü konusunda çalışan araştırmacı, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin katıldığı iki tartışma/çalışma toplantısında ifade edilen tema ve talepler de dikkate alınarak, Türkiye’de din özgürlüğünün durumu  topluca değerlendirilmektedir.

Bu metinde yer alan değerlendirmeler, bu toplantılara katılanları bağlamamaktadır. Toplantılara katılanlara her düzeydeki değerli katkıları için, Liberal Düşünce Topluluğu adına teşekkür etmeyi bir borç biliriz.

A. Din Özgürlüğünün Anlamı ve Niteliği

Din özgürlüğünün anlamını ve niteliğini ele almadan evvel, daha kapsayıcı bir özgürlük olan ifade özgürlüğünün anlamına bakmak gerekmektedir. İfade özgürlüğü, insanın sırf insan olması bakımından sahip olduğu özgürlük hakkını kullanabilmesinin çerçevesini oluşturan bir hak kategorisini ifade etmektedir. Bireylerin ve grupların, sahip oldukları düşünce, din ve vicdan, toplanma, basın ve yayın gibi hak ve hürriyetlerini kullanabilmeleri, önce kendilerini ifade edebilmelerini gerekli kılmaktadır. Başka bir ifadeyle, ifade hürriyeti, sivil ve siyasî hakların bir ön şartı ve en önemli parçasıdır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade hürriyetini düzenleyen 10. Maddesi, herkesin ifade özgürlüğü hakkına sahip olduğunu hükme bağlamaktadır. Bu maddeye göre “(b)u hak, kamu makamlarının müdahalesine uğramaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir.” D. Gomian ve D. Harris’e göre, bu 10. maddeyi koyanlar, ifade hürriyetinin “bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları yayma özgürlüğünü” de içeren mevcut haklara ilişkin ucu açık bir liste sunmak suretiyle, geniş bir alanda koruma bulmasını sağlamışlardır. Avrupa İnsan Hakları Divanı da, bir kararında, ifade özgürlüğünün, “toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun temel müesseselerinden birini oluştur[duğunu] ifade etmektedir. Divan’a göre, ifade hürriyeti,

“(s)adece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez görünen ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, şok eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar ‘demokratik toplumun’ olmazsa olmaz unsurlarından olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir”.

Din ve vicdan özgürlüğü ise, kişinin dinî inanç ve pratiklere ilişkin davranış içinde bulunma ve bulunmama özgürlüklerini içeren geniş bir kategoridir. Din özgürlüğü, “herhangi bir dine inanan kişi ve zümrelerin, o dinin emirlerini hiçbir engelle karşılaşmadan yerine getirebilme hâlidir”; vicdan özgürlüğünün kapsamında ise, bireyin din dışı fikirlere inanma özgürlüğü de bulunur.  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesi, bu konuyu şöyle düzenlemektedir:

“Herkes düşünce, din ve vicdan özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü, din veya inancını, tek başına ya da topluluk halinde, alenî veya gizli olarak ibadet, öğretim, uygulama biçiminde açığa vurma özgürlüğünü de içerir”.

Avrupa Birliği’nin Temel Haklar Anlaşması’nın 10. maddesinde düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğünü, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde düzenlenmektedir:

“Herkes düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, tek başına ya da başkalarıyla birlikte topluluk halinde ve herkesin önünde veya özel olarak, din ya da inanç değiştirme özgürlüğünün yanı sıra, ibadette, öğretimde, uygulamada ve törenlerde dinini veya inancını açıkça ortaya koyma özgürlüğünü de içerir.”

Düşünce, din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün de sınırları vardır. Bu sınır, hakların özüne zarar vermeyecek biçimde, genellikle başka bireyin özgürlüğünün sınırına kadar genişletilebilir. Günümüzde birçok demokratik siyasî rejimin anayasası, bu sınırı her hak ve özgürlük için ayrı ayrı belirlemekte (‘özel sınırlama’) ve bu sınırlamaların da sınırını çizerek hakların özüne zarar verilmemesine özen göstermektedir.

İfade ve din özgürlüğü, insanın hem onurlu bir hayat sürebilmesinin gerektirdiği bir hak kullanımı olması, hem de çatışma kaynaklarının kurutulmasına hizmet ederek toplumsal barışın tesis edilmesine katkıda bulunması bakımından vazgeçilmez öneme sahiptir. Tarihî tecrübe göstermiştir ki, insanların düşünce, inanç ve değerlerini özgür bir biçimde yaşayabildiği, bunları ifade etmesinin önünde aşılmayacak duvarların bulunmadığı yerlerde, insanların kendilerine ve başka insanlara saygı duyarak barışçı bir beraberliği tesis etmesi kolay olmuştur. Böyle yerlerde, bu özgürlüğün bulunmadığı veya aşırı biçimde kısıtlanmış olduğu yerlere kıyasla, gelişme ve maddî refah da artmış, insan kaynaklarının yanında zenginlik de bu özgürlüklerin yaşama alanı bulabildiği yerlere doğru akmıştır. Bu çerçevede, ifade özgürlüğü de hem ahlâkî nedenlerle, hem de sonuçları bakımından savunulmayı haketmektedir.

B. İnsan Haklarını Belirleyen Yapısal ve Aktüel Şartlar

İnsan haklarının tanınma ve korunma düzeyini ve bu çerçevede ifade hürriyetinin durumunu anlamak, öncelikle Türkiye’de devletin genel yapısını, işleyişini, mevcut siyasî sistemi ve diğer genel tarihî ve yapısal şartları ana çizgileriyle ele almayı gerekli kılmaktadır. Çünkü, bir ülkede insan haklarının tanınma ve korunma düzeyi, o ülkedeki yapısal belirleyicilerle birlikte düşünerek anlaşılabilir.

Türkiye’de insan haklarını ve bu kapsamda ifade hürriyetini belirleyen yapı ve mevzuat, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, bir hukuk devletinde veya liberal demokraside bulunması gereken temel şartlar bakımından önemli eksiklikler taşımaktadır. Bu çerçevede, Türkiye’ye baktığımızda, bu hakların yeşerebileceği temel şartların yeterince mevcut olmadığı bir siyasî sistemden söz edilebilir. Ülkede, demokratik kurum ve uygulamalara belirli bir ölçüde yaşama ve fonksiyonlarını ifa etme şansı veren, ancak, bu bakımdan istikrarlı demokrasilerin seviyesine ulaşılmasına da izin vermeyen bir rejim mevcuttur.

Siyasî iktidar seçimlerle el değiştirebilmektedir; ancak bu seçimlerin her zaman ve her seçim için bütünüyle müdahaleden masun olduğunu ve askerî bürokrasinin tam manasıyla seçilmiş organların denetiminde olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Öte yandan, Türkiye’de, devlet, kuruluş ve işleyişi bakımından, toplumun oluşturduğu bir kurum olmaktan öte, toplumu biçimlendirmeye ve bir ideoloji (Kemalizm) doğrultusunda onu dönüştürmeye ilişkin bir projesi olan ve varlığını topluma borçlu hissetmeyen bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Anayasada ve yasalarda tasvir edilen devlet örgütünün dışında veya yanında, varlığı pek çok kimse tarafından bilinen ve gerektiğinde seçilmiş kadrolarca oluşturulan hükümetleri yıkıp yerine başkasını kurdurabilme gücüne sahip bulunan bir yapı ve işleyişten de söz edilebilir.

Türkiye’de başlıca insan hakları sorunlarını üreten bu yapının temelleri esas olarak Cumhuriyetin tek parti döneminde atılmıştır. Osmanlı döneminden gelen güçlü devlet geleneği, bu dönemde bir ideoloji ile pekiştirilerek, asker ve sivil bürokrasinin belirleyici olduğu otoriter bir nitelik kazanmış; İkinci Meşrutiyet dönemindeki özgürlüklerin bile askıya alındığı bir tür kapalı toplum ortaya çıkmıştır. İkinci Dünya savaşından sonra iç ve özellikle de dış dinamiklerin etkisiyle çok partili yaşama geçilmesiyle, Türkiye’de yeniden kısmî bir özgürlük ortamına girilmiş; ancak bu dönem de sık sık gerçekleştirilen askerî darbelerle kesintiye uğramıştır.

Turgut Özal’la birlikte başlayan demokratikleşme ve özgürlükçü açılım çabaları, Süleyman Demirel’in iktidara gelmesi ve ardından 28 Şubat rejimiyle birlikte duraklamıştır. Başka kronik sorunlarla birlikte, insan hakları sorunlarının da baskı ve şiddetle değil, demokratik açılım ve uzlaşma yoluyla çözümünü öngören anlayış, yerini, sorunların görünümleriyle uğraşmayı öngören eski usûl ve yöntemlere bırakmıştır. 28 Şubat sonrasında, başta 28 Şubat muhtırasının kendisine gerekçe edindiği ve genellikle “irtica” ile özdeşleştirilen din ile ilişkili sivil ve siyasî haklar kullanımı olmak üzere, birçok alanda insan hakları ihlâllerinin olağanüstü bir artış gösterdiği tespitini yapmak mümkündür. Bu dönemde, sivil ve siyasî haklar alanı hem bazı yasal düzenlemelerle hem de yasal bir temeli olmayan uygulamalarla daraltılmıştır.

Türkiye, bu kararların ardından, 28 Şubat süreci olarak anılan, askerî bürokrasinin fiilen sivil hükümet üzerinde bulunduğu, MGK kararlarının hükümet icraatlarının çerçevesini belirlediği ve seçilmiş organların kendi programlarını uygulama gücünün söz konusu olmadığı bir ara rejim sürecini yaşamıştır. Bu süreçte, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini talep eden güçler ve ara rejimin aşılması çabalarını destekleyen toplum kesimleri ile, mevcut durumun devamından yana olan güçler arasında sessiz bir mücadelenin varlığı göze çarpmaktadır. Bir yandan sivil ve siyasî haklar alanını daha fazla daraltmaya yönelik uygulamalar gerçekleştirilirken, diğer yandan Helsinki süreci ile başlayan ve Avrupa’dan dışlanmamak için bazı adımlar atmayı taahhüt eden ikili bir anlayış ve işleyişin belirlediği bir siyasî ortam söz konusudur. Bugün Türkiye, bir yandan içe kapanma ve baskıyı; diğer yandan ara rejimi aşma ve açılımı öngören iki ana eksen arasındadır ve tüm hak ve özgürlüklerin de bu iki eksen arasında, daha çok ilk eksene yakın bir çizgide bulunduğu görülmektedir.

Bununla beraber, 2003 yılından itibaren Avrupa Birliği’ne uyum amacı doğrultusunda AKP hükümeti tarafından gerçekleştirilen hukukî ve siyasî reformlarla, Türkiye’de sivil ve siyasî haklar alanı bir ölçüde genişletilmiş olup, bu iki eksen arasındaki mücadelede demokrasiden yana olan güçlerin artık daha belirleyici olmaya başladıkları görülmektedir.  Bu süreçte yapılan reformlarla, düşüncenin ifade edilmesinden kaynaklanan bazı olumsuz mevzuat hükümleri kısmen ayıklanmış olmakla beraber, en azından bu raporun kaleme alındığı tarih itibarıyla söz konusu reformların spesifik olarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlamayı amaçlayan düzenlemeleri içermediği, ancak, dolaylı olarak bu alanda da uzun vadede bir rahatlama sağlayabilecek bir süreci başlatma potansiyeline sahip olduğu düşünülebilir. 

Raporun tamamı için 

Rapor Referans Künye ve Kapağı

Liberal Düşünce Topluluğu GMK Bulvarı No: 108 / 17 Maltepe, 06570 Ankara, Türkiye, T: + (+90) 312 2316069 – 231 1185, F: + (+90) 312 2308003, info[at]liberal.org.tr
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır.Web sitesi içerisindeki resimler, yazılar kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz, internet ve web ortamında ya da başka biçimde alenileştirilemez, basılıp çoğaltılamaz. © 2013
Web Tasarım
Sayfa başı